Son Dakika
17 Ağustos 2017 Perşembe
20 Haziran 2016 Pazartesi, 09:35
Doğan Durgun
Doğan Durgun [email protected] Tüm Yazılar

Medya, Hasan Cemal ve ateş altında

Medya, Hasan Cemal ve ateş altında Osmanlı İmparatorluğu’nun sön dönemlerinde hareketlenen matbuat, Saray’daki padişahın burnunun büyüklüğü ile ilgili bir imada dahi bulunamazdı. Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte bu bakış açısı hiç değişmedi. İktidarlar medyadan, vatana ve millete hizmet eden bir yayın yapmalarını isterdi. Medya ise iktidarlara hizmet eden bir yayın yapardı. Zaten iktidarların, vatan-millet kavramından kastettiği […]

Medya, Hasan Cemal ve ateş altında

Osmanlı İmparatorluğu’nun sön dönemlerinde hareketlenen matbuat, Saray’daki padişahın burnunun büyüklüğü ile ilgili bir imada dahi bulunamazdı. Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte bu bakış açısı hiç değişmedi. İktidarlar medyadan, vatana ve millete hizmet eden bir yayın yapmalarını isterdi. Medya ise iktidarlara hizmet eden bir yayın yapardı. Zaten iktidarların, vatan-millet kavramından kastettiği tam da buydu. Türk medyası her zaman istikrarlı bir çizgide durdu. Bu çizgiyi en iyi Marko Paşa fıkrası anlatır. Bir gün Marko Paşa’ya sormuşlar, “Sizin için sürekli parti değiştirir diyorlar, ne dersiniz?” Marko Paşa yanıt verir, “Tövbe, iftira atıyorlar. Ben ezelden beri hep tek bir partiyi tuttum. O parti, iktidar partisidir.” Türk medyası da, kim iktidar olduysa, hemen yayın çizgisini o partinin çıkarlarına göre yeniden güncelliyordu. Yani hep iktidarın medyası oldular. Karşılığında da ihaleler alıp, köşeyi döndüler. Zaten bahsettiğimiz medyanın bütün patronları, gazetecilik dışında mutlaka akçeli işlerle uğraştılar.

Günümüzde değişen bir şey yok. 2002’de AKP’yi görmeyenler, bugün bir AKP bültenine dönüşmüşler. Onun için uluslararası saygınlığı olan bir tane TV ya da gazete yok, olmadı da. Dünyada elbette bizdeki gazetelere, televizyonlara benzeyen yayın organları var. Bunlara genelde demokrasinin hiç olmadığı ülkelerde daha sık rastlanılır. Belli bir demokrasi kültürüne sahip ülkelerde, iktidarla haşır neşir olan medya kuruluşları da bulunur. Ne var ki, bu tür kuruluşların gazetelerinde, televizyonlarında asparagas haberlere pek rastlanılmaz. Çünkü okuyucusu veya izleyicisi hesap sorar. Bu nedenle belli bir saygınlığı hep korurlar. Asparagas haberler, daha çok ciddiye alınmayan, lümpen okuyucu kitlesine hitap eden bulvar gazetelerinde rastlanılır. Bizdeki ciddi gazetelerde her gün onlarca haber, yorum yalan ve kurgu üzerine kurularak verilir. Bilinçli okuyucu da fazla olmayınca, kimse hesap sormaz. TRT’nin, AA ajansın düştüğü durum komedi olmaktan öteye geçmiştir. Diğer TV ve gazetelere girmiyorum bile. Sorsan hepsi devlet-millet için hizmet ediyordur. Yani siz, her şey iktidar için olarak okuyun.

Geçenlerde gazetemizde Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği yapan Hasan Cemal, Kürt gazetecilerinin durumunu anlatmak için “onlar ateş altında gazetecilik yapıyorlar” demişti. Benim de aklıma Roger Spottiswoode’in 1983 yaptığı Ateş Altında (Under Fire) filmi geldi. Nick Nolte, Gene Hackman, Ed Harris, Jean Louis Trintignant gibi kalburüstü oyuncuların oynadığı film, bizi 1979’un Nikaragua’sına götürür. Diktatör Somoza’ya karşı Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FSLN) başlattığı isyanın son demlerindeyiz. Dünyanın birçok yerinden gazeteciler Nikaragua’ya gelmektedir. Bunların arasında farklı kuruluşlara çalışan üç gazeteci de vardır. Bir yandan Somoza’nın yaptığı katliamları, diğer yandan halkın mücadelesini gazetecilerin gözüyle görürüz. Büyükelçiliklerinde ya da diktatör Somoza’nın başkanlık sarayında oturup, enforme edilen şeyleri haber diye geçmezler. Dağları, ovaları aşarlar. Çatışma bölgelerine girerler. İki taraflı hak ihlallerini resmederler. Sivil infazları haberleştirirler. Gazeteciliğin gerçek amacı işte tam da budur. Okuyucusuna, izleyicisine hakikati ulaştırmaktır.

150 kişi hamile bir kadının üzerine işediler yalanı günlerce bu medyada işlendi. Onlarca yazar, bir süre sonra, aynı gün, görüntüleri izlediklerini, bunun doğru olduğunu yazdılar. Keza camide içki içtiler, seviştiler gibi fanteziler haber diye servis edildi, üzerine yazıldı, çizildi. Mesela Star adlı gazete, Cizre’de insanlar devlet tarafından evlerinin yıkılmasını şükranla, sevinçle karşıladılar diye manşet yaptı. İsmet Berkan Sur’a gitti. Askeri bir araca binerek, 50-100 metre tur attı. Sonra Hürriyet’te bu emsalsiz(!) izlenimler tam sayfa tefrika edildi. Türkiye halkı böylece Sur’da olan biteni öğrenmiş oldu. ABD Irak’a girdiğinde, onlarla beraber bazı gazeteciler askeri araçlarla onlara eşlik ediyordu. Embedded (iliştirilmiş) gazetecilik o günlerde çok tartışılmıştı. Çünkü kim seni götürüyorsa, onun istediğini görürsün. Bu gazetecilik değildir. Berkan da embedded gazeteciliğe güzel bir örnek oldu.

Halkın haber alma hakkı, bütün ülkelerde anayasal güvenceye bağlanmıştır. Fakat iktidarlar, işine gelenin haber olarak sunulmasını arzu ederler. Demokrasi varsa arzu, demokrasi yoksa dikte ederler. Ülkemizde ise arzu veya dikte etmeye gerek yok. Hepsi iç içe geçmiş. Onun için muhalif basın Türkiye’de hep ateş altında çalıştı ve tarihe hep not düştü.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: