Son Dakika
17 Ekim 2017 Salı
27 Ocak 2015 Salı, 09:36
A. Hakan Karayılan
A. Hakan Karayılan ahakan_karayilan@hotmail.com Tüm Yazılar

Küreselleşen Terör

Küreselleşen Terör   Küreselleşme insan zihnini, insanın düşünme, inanma ve eylem biçimini, toplumsal ve uluslar arası ilişkileri yeniden düzenleyen komplike bir süreç ve sistemin parçasıdır. Bu yeni dünya düzeninin insanların bireysel ve toplumsal hayatını etkileyen, farklılaştıran ve dönüştüren bir yapısı mevcuttur. Öyle ki bu süreç, sosyal, kültürel, siyasal, dinsel, eğitim ve ekonomik vb. alanlarda tüm […]

Küreselleşen Terör

 

Küreselleşme insan zihnini, insanın düşünme, inanma ve eylem biçimini, toplumsal ve uluslar arası ilişkileri yeniden düzenleyen komplike bir süreç ve sistemin parçasıdır.

Bu yeni dünya düzeninin insanların bireysel ve toplumsal hayatını etkileyen, farklılaştıran ve dönüştüren bir yapısı mevcuttur. Öyle ki bu süreç, sosyal, kültürel, siyasal, dinsel, eğitim ve ekonomik vb. alanlarda tüm dünyayı etkilemektedir. Ve dünyadaki insanları tek bir sosyal ünite ve sistemde yaşamaya çağırmaktadır. Ayrıca küreselleşme dünyada tek bir sosyo-kültürel-ekonomik-dinsel sistemi egemen kılmayı hedeflemektedir.

Bu süreçte yerelliklerin, yerel kültür formlarının dejenere olması veya küresel sistemin çarkına kendisini uydurması hatta bu sistemin içinde yok olması istenmektedir. Böylesi bir dayatmanın sonunda yazımızda göreceğimiz üzere bir çok problem, eşitsizlik, kayıtsızlık, aşınmışlık, şiddet ve terör ortaya çıkmaktadır.

Küreselleşmeyi meydana getiren temel saiklerken birisi olan Modernitenin temel argümanı şöyledir:

Bu proje Aydınlanma düşünürlerinin “nesnel bilim, evrensel ahlak ile hukuku ve kendi ayakları üzerinde duran sanatı, kendi iç mantıkları temelinde geliştirme” konusunda gösterdikleri olağanüstü bir düşünsel çabadan ibarettir. Amaç, özgür ve yaratıcı (üretken-velud) biçimde çalışan çok sayıda bireyin katkıda bulunduğu bir bilgi birikimini, insanlığın özgürleşmesi ve günlük yaşamını zenginleşmesi yolunda kullanmaktı. Modernitenin temel vurgusu, insanı köleleştirdiğine inanılan gelenek ve dinin bağlayıcılığından kurtularak,[1]bireysel ve toplumsal yaşamı aklın önderliğinde yeniden anlamlandırmak ve kurmaktır.[2] Modernite, yaşamı anlamlandırmada ve sürdürmede herhangi bir dışsal otoriteyi kabul etmez. “Akılcı, özgür ve yaratıcı bireyin dünyayı yeniden biçimlendirebileceğini ve sürekli ileriye doğru akan bir tarih” anlayışıyla bütün toplumların, ortak olan akıl ve bilimsel bilgi neticesinde, aynı süreci yaşayacağını savunur.[3]

Özetle modernite, ilahi dinlerin, insan hayatındaki kutsallığını ve kutsallarını ortadan kaldırarak güya insanı özgürleştirmeyi hedeflemiştir. Bunun içinde seküler insanların ve laik bir sistemin ikame edilmesi elzemdir. Böylece modernite ilahi dinleri hedef almış ve onların kutsalları üzerinde tahribata başvurmuş, insanı ilahi olandan çok dünyevi olana yönlendirmiştir. Bunun içinde yeryüzünde sanal cennetçikler oluşturulmuş, tüketim ve haz kültürü modern  insanın hayatının vazgeçilmezi yapılmıştır.

Modern insan kendini ispatlamak, küresel ve modern sıkıntılardan kaçabilmek ve onlarla baş edebilmek için meşru olmayan yollara tevessül etmiş ve günümüzde şiddeti bir varoluş aracı olarak kullanmaya başlamışlardır.

Ancak modernite ve sekülerizmden payını alan modern insan, kutsal değerlerinden sıyrılıp kendi varlığını kendi üzerinden tanımlamaya başladığında akıl artık rakipsiz olarak ilahileşmiş ve kutsanmıştır. Ancak ortada kalan “inanç duygusu” günümüzde yeniden filiz vermeye  -başlamıştır. Bu yeniden doğuş beraberinde yeni dini söylem ve akımların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Özellikle son yüz yılda ABD’de ortaya çıkan ve bütün dünyaya yayılan yeni dini oluşumlar beraberinde bir çok problemi de getirmiştir.

Küreselleşme, istikrardan çok istikrarsızlığı, hareketliliği, düzensizliği ve karmaşıklığı besleyen ve bundan nemalanan bir sistemdir. Bugün dünya üzerindeki sosyo-ekonomik ve siyasi düzensizlikler aslında bilinçli bir düzenin var olduğunun bir alameti değil midir? Böylesi bir sistemde istikrarsız ülkeler, istikrarsız bir ekonomi ve sosyo-kültürel yapılar hep kaos ortamını canlı tutacak, bundan beslenen ülkeler varlıklarını sürdürmeye devam edebileceklerdir.

Bu gün kullanılan özgürlük, demokrasi, insan hakları, kadın eşitliği gibi aslında görünüşte “makul olan!” kavramlar bir silah gibi kullanılarak “gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerin”, sistemlerin ve sosyal yapıların bu minval üzerinden dizayn edilmesinden başka hangi anlamı taşımaktadır? Batılı ülkelerin demokrasi, insan hakları, eşitlik getireceğiz söylemleri ile girdikleri ülkelerin hali gün gibi ortadadır.

Batı bu sistemi dünyaya egemen kılmak için gerekirse siyasi, ekonomik, medya, kitle iletişim araçları, sosyal medya, sinema, müzik, yeme-içme tarzı, gibi bütün kaynaklarını seferber etmektedir.

Küreselleşme bu söylemiyle dünyaya tek bir düzeni pompalayarak insanları terörize etmektedir dersek hinterlandı geniş bir cümle mi kurmuş oluruz acaba?

Çünkü şiddet veya terör dediğimiz şey, yalnızca silah, bomba vs. kullanarak yapılmaz. Örneğin modernizm, sekülerizm, kapitalizim ve küreselleşme bu silahı kullanarak hem etnik hem dini hem ekonomik hem bireysel ve sosyal yapının bozulmasına kadar sayısız şiddet dalgasına sebep olmaktadır. Bu sistemler yerel kimliklerin ve özelde ilahi dinlerin kutsallarının ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Kendi maddi, manevi, dini ve kültürel değerlerinden sıyırtılan insanlar, aslında kendi varoluş sebeplerini, kültürel kodlarını, tarih bilinçlerini kaybederek, ortaya ne olduğu ve ne olacağı belli olmayan insan yığınlarını oluşturmaktadırlar.

Ne tam olarak batı kültürünün bir parçası olamamış, ne de kendi kültürüne, tarih bilincine ve dini hüviyetini de koruyamamış bir insan yığınının varlığı herkes için çok tehlikeli bir süreci ortaya çıkarmaktadır.

Bugün yaşadığımız travmalar ve terör olaylarının bir kısmında yukarıda saydığımız sebepler etkin olmaktadır. Aslında çok komplike bir yapıdan bahsediyoruz, biz bu yazımızda modernite ve küreselleşme üzerinden ufak tefek çıkarımlarda bulunduk. Elbette konu çok geniş.

Modernizim, sebepleri sonuçlara göre değerlendirmek ve sonuçlar üzerinden neden üretmektir diyor bir düşünür. Bugünkü Paris olayı da bu minval üzerinden değerlendiriliyor. Oysa olayın tarihsel, ekonomik, dini vb. arka planını görmeden yorum ve değerlendirme yapmak bizce yanlış ve yanlıdır.

Yoksa sadece bir “dini” veya “mezhebi” bir “cemaati” veya “ülkeyi” veya “etnik bir kimliği” suçlu ilan etmekle sadece batının ekmeğine yağ sürmekten ve sürekli batının ötekisi ve düşmanını üretmekten başka hangi amaçlar olabilir?

Şunu da unutmayalım ki, BATI varlığını her zaman öteki üzerinden realize ederek sürdürmüştür. Dün bu tehdit Komünizmken, şimdi “Tarihin Sonunu” ilan eden Fukuyama’lar veya “İslam’ın Kanlı Sınırlarını Çizen” ve “Medeniyetler Savaşını” ilan eden Huntington’ların hedefi “İSLAM’dır.

Bize düşen yol bellidir aslında, okumak, anlamak, anlamlandırmak, çalışmak, üretmek, fikri, manevi ve en önemlisi “Ahlakî” temeller üzerinden, kül yığını haline gelmiş kadim medeniyet deneyimimizden yeniden filizlenerek yeni bir medeniyeti inşa etmek.

Aynen Yesrib’i, Medine yapan inanç ve ahlak gibi.

[1] Marcus Raskin ve Noam Chomssky ve Diğerleri, Bilim ve Postmodernizm Tartışmaları, Postmodernizm ve Rasyonelite, çev: Sevinç Altınçekiç ve Taylan Doğan, İstanbul, BGST Yayınları, 2008, s. 20.

[2] Gencay Şaylan, Posmodernizm, Ankara, İmge Yayınevi, 2009, s. 293.

[3]Gamze Aslan Yaşar, Ortaçağdan Günümüze “Modernite”: Doğuşu ve Doğası, http://www.adyusbd.com/Makaleler/153800680_ASLAN,%20GAMZE.pdf, 06 Mart 2014, s. 11.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: