Son Dakika
19 Ağustos 2017 Cumartesi
13 Temmuz 2017 Perşembe, 09:05
Mesut Yokuş
Mesut Yokuş [email protected] Tüm Yazılar

Konuşan Nefis

Konuşan Nefis   “Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ:  Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene and olsun ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (1) Nefs, […]

Konuşan Nefis

 

“Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ:  Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene and olsun ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (1)

Nefs, can demek ya da canlı. Rabb-i zülcelal insanı ahseni takvim üzere yani en güzel kıvamda-tabiatta, en güzel ölçülerle yaratıp nefs sahibi kıldı. Tabii insanın yeryüzünün halifesi olarak yaratılmasından evvel nefs yani can sahibi hayvanlar gibi başkaca varlıklar var edilmişti. Ancak insanın bunlardan farkı akletme-düşünme, konuşma ve irade nimetiyle teçhiz olunmasıydı. Ayetteki “sevvaha” ifadesi bunu karşılıyor kanaatimce.

İmam Gazzali’ye göre nefs,  işi sadece tezekkür(hatırlama), tefekkür (düşünme, fikir sahibi olma), temyiz (doğruyu yanlıştan ayırma, seçme)olan kâmil bir cevherdir. İnsanı eşref-i mahlûkat yani yaratılmışların en üstünü, şereflisi kılan özelliği işte bu tesviye edilmiş nefsidir. Zira hayvanlar da nefs sahibidir ancak bu varlıklar nefislerine hoş gelen, yani canlarının istediği her “nefis” ve “enfes” olanı yapmaya, kabiliyetleri, imkânları, kudretleri kabilince azmederler.

Çok güzel, hoşa giden, lezzet ve haz alınan, şehvet duyulan, canın çektiği-arzuladığı şeyler, “nefs” kelimesiyle aynı kökten türeyen “nefis ya da enfes” kelimeleriyle nitelenir. Hayvanlar âleminde güç ve hazz esastır. Her şeyin bir takdir ile yaratıldığı kainatta müthiş bir ekosistem ve ekolojik denge vardır. Cansız varlıklar (cemadat), bitkiler (nebatat), hayvanlar (hayvanat) âlemleri birbirini besleyecek, dengeleyecek ve yaşamı teselsül halinde idame edecek şekilde yaratılmıştır. İşte hayvanlar bu sistem içerisinde yaratılıştan gelen içgüdüleri çerçevesinde güçlerinin yettiği ve canlarının çektiği her şeyi yaparlar. Onlar için başkaca bir norm, kural, ilke belirlenmemiştir, sadece sınırları muayyen formel bir hayat sürerler.  Hiçbir şeyin sebepsiz halkedilmediği dünyada biz insanlar için birer kevnî ayet olan, birçok ders, ibret içeren bu yaşam formlarını izlemek isteyenlere 11 bölümden oluşan Yeryüzü (İngilizce:Planet Earth)doğa belgeseli dizisini tavsiye ederim. (2)

Kâinatta “nefs” sahibi olarak, “hayat” sahibi olarak yani “diri” olarak yaratılan hayvanlar ve insanlardır. Her nefs sahibi ölümü tadacaktır.” (3) ayetinden kastın da hayvanlar ve insanlar olduğu anlaşılabilir. Bu hususta şuna da değinmek isterim ki “nefs”, gelenekte umumiyetle  “ruh” olarak anlamlandırılıp tariflenmiş. İbn-i Arabî Kur’an-ı Kerim’de geçen her ismin kavram veya olgu olarak ayrı bir bilgi sınıfını oluşturduğunu söyler. Bu minvalde kanaatimce “nefs” müsemması, ruh’tan farklıdır ve ruh ile bedenin terkibinden oluşan “can”ı ifade etmektedir. Her can sahibi (hayvanlar ve insanlar) ölümü acı veya tatlı bir şekilde tadacaktır. Ruh ise hakkında pek az bilgi sahibi olduğumuz latif bir varlıktır, Kur’an-ı Kerim’de “tîn”(4) denilen topraktan yaratılmış bedene üflenmiş ve ona canlılık veren bir kuvvedir, cevherdir. İnsan ölünce nefs sahibi olmaktan çıkar ve ikinci yaratılışa kadar ruhuyla var olur, sadece ruha ait özellikleri yaşayabilir, ancak ruh ve bedenin birleşiminden hâsıl olan nefsin özelliklerini yaşayamaz. Yani artık yiyemez, içemez, oturup kalkamaz, konuşamaz (Allah’ın diledikleri hariç).  Ba’s günü ikinci yaratılışıyla beraber yepyeni özelliklere sahip bir bedene insanın ruhu tekrar bahşedilir ve insan yine “nefs” sahibi olur. (İnşallah o gün, razı olmuş ve olunmuş nefs-i mutmainneye sahip kullardan olarak Rabbine dönen, cennete girenlerden oluruz.) (5)

Tekrar konumuza dönecek olursak dilimize Arapçadan giren “hayvan” kelimesi de zaten, hayat kelimesinden türemedir ve “can sahibi olan” anlamındadır. İnsan da zihayat olması yönüyle ve biyolojik olarak yani bedenen bir hayvandır, yani “can”lıdır. Bu açıdan, Aristo’ya dayandırılarak söylenen  “İnsan, düşünen bir hayvandır.” ifadesini, “düşünen ve akıl sahibi olan canlı” olarak yorumlamak daha doğru olacaktır. Bunun yanı sıra her ne kadar bitkiler, modern bilimde “canlı” kategorisine alınsa da özel ve özerk bir nefse sahip olmadıklarından “nefs” sahibi olarak değerlendirilemezler.

Eskiden filozoflar, hakîmler insan için nefs-i natıka derlermiş. Yani “konuşan nefis”. Tabii nefs sahibi diğer canlılardan farklı olarak “konuşabilmek” için akletmek, düşünmek, fark etmek, sorgulamak, araştırmak, anlamak, kavramak gibi önkoşullara da haiz olmak gerekiyor. İbn-i Arabî’ye göre insan bu gibi meziyetleri ile nefsinden kaynaklanan ve hayvanlarda da bulunan şehvanî ve gazabî özelliklerini terbiye eder, arındırır, sınırlandırır, kontrol altına alır. Yine insan, nefsinin bu yönüyle olayların sonunu, sonucunu düşünür veya bir olayın içine girmeye karar verir. Geçimini, kazancını, kişiliği ve nezaketi yolunda kullanmasını sağlar. Kişiyi iyilik yapmaya, hayır işlemeye, sevmeye, acımaya, iyi niyetle hareket etmeye, ağırbaşlılığa, utanmaya,  iffete, adaletli olmaya, ibadete nefsinin bu yönü sevk eder. İnsan nefsinin şehvanî ve gazabî tarafları ise arsızlık, hırsızlık, kötülük yapma, zulüm, merhametsizlik, yalan söyleme, arabozuculuk, hile yapma, aldatma, hainlik, dalkavukluk, ayak oyunları, kıskançlık, haset, taciz, tecavüz ve de en kötüsü de haksız yere cana kıyma gibi hasletlere yönlendirir. Şehvanî ve gazabî hareket eden nefsin, (Kemal Sayar’ın tabiriyle “içimizdeki hayvan”ın) daha güçlü olmak için, menfaat ve hazz uğruna yapamayacağı şey, sapmayacağı yol yoktur.  Rivayet odur ki Hazreti Ali (r.a.), savaşta Kur’an sayfalarını kılıçlarına geçirip karşısına çıkanlara “Ben nefs-i natıkayım.”  demiştir.

İnsan sibernetik yani kendi kendini kontrol edebilme hassasıyla yaratılmıştır. Tasavvufî geleneğimizde, bu “içimizdeki hayvan”a, onu öldürmek veya ortadan kaldırmak amacıyla değil, onu ıslah etmek, enerjisini ruhi-manevi olgunlaşmaya yönlendirmek maksadıyla yaklaşılır. Mevlana (k.s), içimizdeki bu hayvanı, aklıyla hareket etmeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyen ve her gördüğü yeşilliğe meyleden bir eşeğe benzetiyor ve şöyle diyor: “Eşeğin başını çek, onu yola sok, doğru yolu bilen ve görenlerin yoluna sür.

Aslında günümüz psikoloji, psikiyatri bilimleri de insanın bu şehvanî ve gazabî yönlerinden kaynaklanan bireysel ve toplumsal olumsuzluklara, hastalıklara çare aramaktadır. Tabii tasavvufta bu arınma ve olgunlaşma yolculuğunda yani nefsin insan-ı kâmil olma seyr-ü sulüğünde çeşitli davranışsal evreler(makamlar) ve bunlara koşut bir dizi içsel durumlar(haller)vardır: farkındalık, tevbe, vera, zühd, sabır, tevekkül ve rıza makamlarına murakabe, kurb, şevk, mehr, ümit, üns, müşahade, itminan ve yakîn halleri eşlik eder.

İbn Arabî, insanı üç temel kavram çerçevesinde ele alır: Allah‟ın tüm isim ve sıfatlarını toplaması ve yansıtmasını ifâde eden “cem‘iyyet”, insanın varlık yapısındaki zıtlıklar, âlemdeki konumu ve bilgisini ifade eden “berzahiyyet” ve insanın bu varlık ve bilgi durumunun gerektirdiği doğrultuda yeryüzünde ahlâkî ilkelere göre tasarruf etmesi esasına işâret eden “hilâfet”.  Evet, insan, “iyilik-kötülük, adalet-zulüm; yapma, ihya etme, yaşatma-yıkma, yok etme, öldürme; doğru olma, dürüstlük-yalancılık, iftira, karalama; güvenilir olma- ihanet; izzet-zillet; iffet-namussuzluk; merhamet, affetme, kusur örtme- acımasızlık, kin, öfke” gibi birçok zıt durumu içinde barındıran bir berzahtadır. Bunlar arasındaki med-cezirleri, tercihleri, tutumları kendisini ya insan-nefsi natıka kılar ya da hayvan. Ve hatta “belhum edall”, yani hayvandan daha aşağılık bir varlığa dönüştürür.

Son zamanlarda şahidi ve meşhudu olduğumuz birçok olay, insanın ahseni takvim fıtratından sapıp nasıl belhum edall bir esfele safiline dönüştüğünü gözler önüne seriyor.  “İnsan canavarlaşırsa değme canavar insanın eline su dökemez.”  diyor kadife kalem Ahmet Taşgetiren.  Çok uzağa değil sadece son bir yıl içinde yaşanan bazı olayları tezekkür edersek tuğyan ile, dalalet ile, fahşa ile alçaklaşan, hayvandan da aşağılaşan insan müsveddelerinin neler yapabildiğini görürüz.  Örneğin;

  • Daha bir yıl önce soysuz, sefih, hain FETÖ’nün, milletimizin istiklaline ve istikbaline darbe girişiminde hunharca 249 vatan evladımızın canına kıyması ve yüzlercesini yaralaması.. (Allah’tan tüm şehitlerimize rahmet, gazilerimize şifa ve esenlik diliyorum.)
  • Aylan bebekle sembolleşen daha insanca bir yaşam için hicret ederken Akdeniz’de binlerce mültecinin yaşamlarını yitirmesi ve kendi konfor ve lükslerine zeval gelecek zehabıyla bu drama Batı medeniyetinin çağdaş toplumlarının “sumyun, bukmun, umyun” .
  • Halep’te, İdlip’te kimyasal veya konvansiyonel silahlarla binlerce Umran’ın, insanın katledilmesi..
  • Üniversite eğitimi görüyorken canavarca katledilen Özgecan ve benzer vahşetleri yaşayan daha nice çocuk, kadın..
  • Bizden “eman” dilenip içimizde insanlık onurlarıyla emniyet içinde yaşamak isteyen Suriyeli Emani ve on aylık evladı Halef’in katli.. (6)
  • Hemen her gün gazetelerin 3.sayfalarını veya ana haber bültenlerinin büyük bölümünü işgal eden akla ziyan cinayetler, hadiseler..

Bir toplumda illaki kötüler ve kötülükler olacaktır, ancak mühim olan toplumun maşeri vicdanında bunların ne ölçüde makes bulduğu ve müspet manada ne kadar reaksiyon aldığıdır. Artık bu tür korkunç olaylar, vahşi katl ve katliamlar bir istatistiğe dönüşüyorsa, vicdanları yaralamıyorsa, alışılageldik durumlara dönüşüyorsa vay halimize.. Bu sebeple artık, içimizdeki şeytanların, “belhum edall süfeha”nın her eylemine karşı her dem teyakkuzda bulunmalı; fert, toplum ve devlet olarak iyiliklerin ve adaletin çoğaltılması, kötülüklerin ve haksızlıkların azaltılması ve kötülerin hak ettiği cezayı alması için çalışmalıyız. Ve şunu da bilmeliyiz ki el ile, amel ile olmadı dil ile düzeltilmezse kötülükler, gün gelir kalp ile buğz etmek yeterli olmaz.

Kötülüğün, ifsadın, ahlaksızlığın, haksızlığın çoğaldığı ve bunlara karşı duyarsızlığın arttığı bir ortamda tefessüh kaçınılmaz olur, düzen bozulur. Bu bağlamda kimsenin kendini müstağni ve sorumluluklardan müberra görmemesi gerektiğini şu ilahî ikaz hepimize hatırlatıyor: “Eğer Allah, işledikleri ameller, yüklendikleri günahlar, hak ettikleri cezalar yüzünden, insanları hemen hesaba çekip cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Fakat onlara belirli bir vadeye, vakte kadar mühlet veriyor. Nihayet ecelleri gelip, vakitleri dolunca, amellerine göre gerekeni yapar. Kuşkusuz Allah, kullarını görmektedir.” (7)

Yazıyı Âdem babamızın dünyaya geldiğinde belki de soyundan gelenler adına da yaptığı şu dua ile sonlandırayım: “Rabbenâ zalemnâ enfüsena ve inlem teğfirlena ve terhamna lenekûnenne minel hasirîn: Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak biz, ziyana-hüsrana uğrayanlardan oluruz.

Dipnotlar:

1.Şems Sûresi 7-8-9-10.ayetler

  1. Bir Kutuptan Diğerine(From Pole to Pole), Dağlar(Mountains), Tatlı Su (Fresh Water), Mağaralar (Caves), Çöller(Deserts), Buz Dünyaları (Ice Worlds), Büyük Ovalar (Great Plains), Ormanlar (Jungles), Sığ Denizler(Shallow Seas) , Mevsimlik Ormanlar (Seasonal Forests) , Derin Okyanus (Ocean Deep)
  2. Âl-i İmran, 185; Enbiyâ: 35; Ankebut, 57
  3. “Ve lekad halaknâl insâne min sulâletin min tîn” Mu’minûn Sûresinin 12. ayetinde geçen “sulâletin min tîn”den kasıt, başlangıçta ilk insan için organik-inorganik bileşenleri olan süzme bir çamurdur ve müteakiben her bir insan için de toprakta bulunan ve onda yetişip gıda olarak babaların ve annelerin vücuduna giren madenî, nebatî ve hayvanî unsurlardır.
  4. Tasavvufta Etvar-ı Seb’a (yedi tavır, hal) olarak bilinen nefs çeşitlerinden (Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Raziyye, Nefs-i Marziyye, Nefs-i Kamile) inşallah başka bir vakit bahsedelim.
  5. “Ömer Halisdemir, Umran, Eman, Halef, Özgecan, Beratcan, Fethi, Ceylin” ve daha birçok isim.. İsimlerin anlamlarını semiyotik olarak düşünürsek “belhum edall süfeha”nın dünyamızdan neler götürdüğünü daha iyi anlayabiliriz.
  6. Fatır Sûresi – 45. ayet

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: