Son Dakika
22 Ekim 2017 Pazar
06 Ocak 2017 Cuma, 08:51

Kelebek Etkisi-1 “Görünende görünmeyeni aramak..” demişti hayat düsturu olarak Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Dağlarca’dan Gökyüzü1”nden bize miras olarak.. Gökyüzü’nden istikbale terennüm edercesine.. Bu bir ilke, bir düstur, bir yaşama felsefesi. Onlarca arama’dan, bulma’dan, yaşama’dan, okuma’dan, hayatın zahm’larına katlanıp rahm’larını umma’dan gelen bir buluş ya da varış.. Uyumsuz, faydasız tüm unsurları arındıran bir imbikten süzdükten, bir haddeden […]

Kelebek Etkisi-1

“Görünende görünmeyeni aramak..” demişti hayat düsturu olarak Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Dağlarca’dan Gökyüzü1”nden bize miras olarak.. Gökyüzü’nden istikbale terennüm edercesine.. Bu bir ilke, bir düstur, bir yaşama felsefesi. Onlarca arama’dan, bulma’dan, yaşama’dan, okuma’dan, hayatın zahm’larına katlanıp rahm’larını umma’dan gelen bir buluş ya da varış.. Uyumsuz, faydasız tüm unsurları arındıran bir imbikten süzdükten, bir haddeden geçirerek demiş usta şair, söz ve mana evreninden önce kendine ve sonra bu söze ulaşan, dokunan herkese. Sözü azaltarak, hikmeti çoğaltarak.. (“Hadde”2 deyince büyük divan şairi Nedim’i anmadan geçemeyeceğim, zira bu kelime bana ondan kaldı: Haddeden geçmiş nezaket, yal u bal olmuş sana) Ve şahsen benim mefkure dünyamın nakkaşlarından, ekol-okul olarak gördüğüm “bir tedirgin entelektüel”, mumuyla binlerce mumu tutuşturarak ışığını çoğaltan münevver Cemil Meriç ise “Hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. Kronoloji ise aptalların işidir.” der. Kapkaranlık dünyasında serapa aydınlık ruhundan bir huzme olarak..

Evet madde-mana, görünen-görünmeyen dilemması-ikircikliği üzerine serfiraz-baştacı edebileceğimiz, kitabın orta yerinden sözler. İnsan, var olalı beri varlığını anlamlı kılmak için bu zihni metaforların anaforunda sahil-i selamete ulaşma gayretiyle sormuş, sorgulamış, aramış, bulmuş, bulamamış, arada-arafta kalmış, aydınlanmış, kararmış, sabit kadem durmuş, yol almış, savrulmuş.. Bu, fıtrî bir insiyakla cevabı aranan bir istifham. “Ben kimim?”, “Niye varım?” ve “Ne olacağım?”. İnsanın kendine, dünyaya, evrene, hayata bakış açısını, tavrını, duruşunu şekillendiren sorular.. Bu sorularda bir tedirgin ruhun fanilikte beka arayışı var. Ve insan bu sorulara verdiği cevapların aklını ve kalbini mutmain etme nispetince yaşar. Çünkü var oldu bir kere, son bulmak, yok olmak ister mi hiç?.. Zaten bütün inanç ve düşünce sistemleri,-izm’ler insanın bu dünyadaki anlamlı varoluşunun ve can bulmuş ruhun beka arayışına verilen cevaplardan müteşekkil değil mi? Mevlana’ya “ikra”sını tamamlayıp “bişnev(dinle)” ve “Ne olursan ol,gel!” dedirten, Yunus’a Yaradan’dan ötürü tüm yaradılanları sevdiren,  Sokrates’ı ahlakçı akılcılığa erdiren, tüm evrenin amacı ve sebebi olarak gördüğü “üst-insan” arayışında Nietzsche’ye kırk dört yaşında zihinsel yetilerinin tamamını yitirten—kafayı yedirten,…bu sorular ve bunlara verdikleri cevaplar değil miydi?

“Lûgat, bir isim ver bana halimden / Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden / Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?”

diye tariflemiş fikir çilelerinin şairi Necip Fazıl bu hali ve pazarların dirhem bulamadığı cevabı şöyle dile getirmiş:

“Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim / Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim / Dev sancılarımın budur kaynağı!”

 

Cismen, hudutsuz evrende zerre hükmünde olmayan bir tedirgin ruhun kendine anlamlılık ve kalıcılık arayışı.. ve onun gibi her zihayat aklın makul sorgulayışı.. Elimde Hece dergisinin Cemil Meriç özel sayısı, tam 480 sayfa ve içinde bu arayışa verilen entelektüel cevaplar üzerine onlarca yazı.. Ne güzel! Ve fonda Ahmet Kaya, “İçimde bir çocuk tedirgin” diyor ve ekliyor: “Suskunum, vurgunum, tedirginim ben. Haylanmaz, uslanmaz, tedirgin.” Anlamlılık ve kalıcılık arayışının seyr-ü sulûkünde tedirgin bir halet-i ruhiye ile zahir eserler verenler, insanlığın tarihine isimlerini nakşederek ebediyetin ucundan yakalamışlar. Peki ilimin, fennin, teknolojinin başdöndürücü şekilde arttığı,geliştiği bu zamanı yaşayan bizler, arayış mirasına ne kadar katkıda bulunuyoruz, nerede duruyor, neler yapıyoruz? Her birimizin fert fert, bu endişelerin neticesi olarak (her şeyin zevahire ayan olduğu ölçüde kıymetli olduğu bu meş’um devirde) bu denli etki bırakan eserler vermemiz tabii ki mümkün değil. Ancak dünyaya gelmiş, ilmi, yetenekleri, kudreti, ufku kendi hayatıyla ve çevresiyle mahdut bir birey olarak insanlığın ve dünyanın gidişatını değiştirmeye matuf zerre miskal de olsa bir şey yapılamaz mı? Çoğu insan, varlığına mana düşürecek bu sorunun sıkletine katlanacak gücü kendinde bulmayıp fanilik mukadderatını hüküm giymiş bu hayatında olabildiğince ve alabildiğine serkeş, berduş bir tavırla bohem bir yaşamı (rindane diye kendini kandıranlar da var böylesi bir yaşam için) tercih ediyor ne yazık!. İnsan kişiliğini, mefkûresini oluşturan ma’na-vi ilkelerinden uzaklaşıp bulunduğu ve geldiği hal kendisine hoş,süslü ve doğru geliyorsa “ama”larla yaptıklarını gerekçelendiriyorsa ruhunu farkına varmadan kendisini kandıran şeytana teslim ediyordur.. “Yazık, aynaya bak. Bu, aynadaki, sen misin?” diyesim geliyor böylelerine. İşte aynaya dahi bakmaya cesaret edemeyen çoğu insan, hayatlarını cennetleştiren ve fanilik hakikatini unutturan her şeye -zile,şala,güle- Yahya Kemal’in tabiriyle “Ole!” diyorlar:

“Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı…

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,

Her kalbi dolduran zile, her sineden: “Ole!”

 

Dipnotlar:

  1. Fazıl Hüsnü Dağlarca, vefatından sonra evinin müze ve kafeterya olarak kullanılmasını, adının da “Dağlarca’dan Gökyüzü” olmasını istemiş ve “Buraya gelenler, benim gökyüzüme baksınlar istiyorum.” diye vasiyette bulunmuştur.
  2. Hadde: Metalleri tel durumuna getirmekte ya da telleri inceltmekte kullanılan ve üzerinde değişik çapta delikleri olan çelik araç.
  3. Yazımızın devamı inşallah haftaya.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: