Son Dakika
19 Ağustos 2017 Cumartesi
17 Şubat 2015 Salı, 10:49
Arif Çakmak
Arif Çakmak [email protected] Tüm Yazılar

Kadın İnsanlar

Kadın İnsanlar      Küçüktüm, yedi yaşındaydım.  Evde siyah beyaz televizyondan ilk defa gördüm, kavga edenleri. Bir futbol maçıydı. Futbolcular tekme tokat birbirlerine girmişlerdi. Hiçbir şey hissetmemiştim. Dövüş oyunu diye düşünmüştüm. Sonra dövüşlü filmleri izlemeye başladım. Yavaş yavaş şiddeti sevmeye başladım. Çünkü sonunda ne kadar şiddet uygularlarsa uygulasınlar hep iyiler kazanıyordu. Bu gün o kadar […]

Kadın İnsanlar   

 

Küçüktüm, yedi yaşındaydım.  Evde siyah beyaz televizyondan ilk defa gördüm, kavga edenleri. Bir futbol maçıydı. Futbolcular tekme tokat birbirlerine girmişlerdi. Hiçbir şey hissetmemiştim. Dövüş oyunu diye düşünmüştüm. Sonra dövüşlü filmleri izlemeye başladım. Yavaş yavaş şiddeti sevmeye başladım. Çünkü sonunda ne kadar şiddet uygularlarsa uygulasınlar hep iyiler kazanıyordu.

Bu gün o kadar kanıksamışız ki şiddeti, rutinimiz haline gelmiş. Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri maksimum şiddetle dolu. Sadece bakıp geçiyoruz. Çoğu zaman ilgimizi bile çekmiyor.  Toplumsal tepkilerimiz bile giderek azalıyor. Üstelik sadece bizde de değil, tüm dünyada da eğilim aynı. Şiddetin gelişmişlik ya da eğitim düzeyi ile bir ilişkisi de yok. Her düzeyden insan rahatlıkla şiddet uygulayabiliyor. Tabi ki, aslan payını da şiddete en çok maruz kalan “kadın insanlar” görüyor.

Dünya şiddet haritasına bakacak olursak, şiddetin boyutlarını daha iyi görebiliriz.

“Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün 2002 yılı raporlarında belirtilen tahminlere göre tüm dünyada üç kadından biri yaşamlarının bir döneminde dövülmekte, cinsel ilişkiye zorlanmakta ve diğer yollarla taciz edilmektedir. Tacizi yapan kişi genellikle kendi ailesinden biri ya da tanıdığı bir kişidir. Dünya genelinde her dört kadından 1’i ve her 6 erkekten 1’i yaşamlarının bir döneminde aile içi şiddete uğramaktadır. Japonya’da, istismar yaşamış 613 kadının % 57’sinin fiziksel, duygusal ve cinsel şiddetin hepsine maruz kaldığı görülmüştür. Kore’li kadınların üçte ikisi eşlerinden düzenli olarak dayak yemektedir. Kenya’da 1990 yılında yapılan bir araştırmada kadınların % 41’inin kocalarından düzenli olarak dayak yediği saptanmıştır.

1992 yılında Şili’de cinsel suç işleyenlerin % 72’sinin bu suçu yakından tanıdıkları kişilere karşı işlediği ortaya çıkmıştır.

1993 yılında Mısır’ın İskenderiye kentinde öldürülen kadınların % 47,1’i akrabaları tarafından tecavüze uğradıktan sonra öldürülmüştür.

Dünya genelinde her 4 kadından 1’i hamilelik sırasında eşi tarafından isteği dışı cinsel ilişkiye zorlanmaktadır.

Öldürülen kadınların yüzde 40 ile 70’i yakın ilişki içinde olduğu partneri tarafından öldürülmektedir.

1989-1996 yılları arasında Avustralya’da cinayete kurban giden kişilerin % 43’ü, Bangladeş’de % 50’si, Zibmbabwe’de % 60’ı, Papua – Yeni Gine’de % 73’ü eşleri tarafından öldürülmüştür. İngiltere ve Galler’de 2000/2001 yıllarında öldürülen kadınların % 42’sinin, erkeklerin ise % 4’ünün katili eşleriydi.

2001/2 Britanya suç araştırması sonuçlarına göre, İngiltere ve Galler’de şiddet içeren suçların yaklaşık dörtte biri aile içinde işlenmektedir. Eşler arasındaki şiddetin kurbanlarının % 81’inin kadın, %18’inin ise erkek olduğu saptanmıştır. Aile içi şiddete uğrayanların ancak % 35’i bu durumu başkalarına söylemektedir.
Ülkemizde de durum çok farklı değil. Hatta neredeyse aynı. O yüzden kendimize diğer ülkelerden farklı bir yerdeymişiz muamelesi yapmayalım.
Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun yaptırdığı bir araştırma sonucuna göre ülkemizde ailelerin %34’ünde fiziksel şiddet, %53’ünde sözlü şiddet uygulanmakta ve ev içi şiddet yoğun olarak yaşanmaktadır.

Çocuklara yönelik fiziksel şiddete rastlanma oranı da % 46’dır. Ailelerde cinsel şiddet ve tacize rastlanma oranı % 9’dur. Şiddete maruz kalanların % 80’i yapacak fazla bir şey olmadığına inanmaktadırlar. Bu durum çaresizliğin kabulü anlamına gelmekte ve şiddete maruz kalanın pasif tutumuna yol açmaktadır.

Kadın Dayanışma Vakfı’nın 1995’te başkent Ankara’daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yaptığı bir araştırma, kadınların % 97’sinin kocalarının saldırısına uğradığını ortaya koydu.

O kadar basit nedenlerle öldürüyoruz ki kadınlarımızı, erkek olmamız gücümüzü gösterebilmemiz için yeterlidir.

Sadece birkaç ülkede ki cinayet nedenlerindeki veriler bile kanımızı donduracak cinsten.

Örneğin; ABD’de öldürülen her 3 kadından biri eşleri ya da sevgilileri tarafından öldürülmektedir.

Güney Afrika’da her 6 saate bir, bir kadın eşi ya da sevgilisi tarafından öldürülmektedir.

Hindistan’da her gün 22 kadın çeyizleri nedeniyle öldürülmektedir.

Ya kadınlarımızı mal gibi alıp satmalara ne diyeceğiz. Tüm dünyada yılda 800.000 kişi insan tacirleri tarafından satılmaktadırlar ve bunların % 80’ini cinsel amaçlarla satılan kadınlar ve kız çocukları oluşturmaktadır. Tabi başlık parası, berdel gibi satışları saymıyorum. İşin bir de ekonomik yönü mevcut. Hep derler ya, dünyanın ekonomisi Yahudilerin elinde diye. Aslında bende diyorum ki, dünyanın ekonomisi erkeklerin elinde. Kadınlar ekonomik olarak güçlü olsalardı acaba bu kadar şiddet uygulanır mıydı?  Tüm dünyadaki sermayenin %10’u kadınların elindedir. Kadınlar eşit işe karşılık yaklaşık %20 oranında daha az para kazanmaktadır.

Peki ya, savaşlarda artık bir sıradan yöntem olarak uygulanan tecavüzlere ne demeli. Be yazayım varın siz yorumlayın.

1994’de Ruanda’da soykırım sırasında 250.000 ile 500.000 arasındaki kadının tecavüze uğradığı tahmin edilmektedir

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde 1996’da en az 200.000 kadın ve kız çocuğu cinsel şiddete uğramıştır.

1971 de Bangladeş’te savaş sırasında 250 – 400 bin kadının ırzına geçilmiş, buna bağlı 25 bin gebelik oluşmuştur.

Bosna Hersek’te 20 binden fazla kadına tecavüz edilmiştir.

Bu durum gelecekte bütün toplumlarda toplumsal cinsiyete dayanan roller iktidar ilişkilerini yansıtmakta ve erkeğin kadına hükmetmesini meşrulaştırmaktadır. Erkek egemen dil ve kültür ortamı, hem özel hem de toplumsal alanda cinsiyete dayalı ayrımcılığın bir araç olarak kullanılmasının ve yeniden üretilmesinin temel taşıyıcıları olmuştur. Devletin hem özel hem kamusal alanda mevcut olan şiddeti görmezden gelmesi, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı etkili politikalar geliştirmemiş olması kadına yönelik şiddeti sürekli kılmaktadır. Bu şiddetin, erkekler ve kadınlar arasındaki eşit olmayan güç ilişkilerinin bir göstergesi, kadınları zorla bağımlı bir konuma sokmanın toplumsal mekanizmalarından biri olarak kadını ekonomik ihtiyaçlarından, sosyal haklarından yoksun bırakmaktadır.

Yazımı ibret olmasını düşündüğüm bir hikâye ile sonlandırmak istiyorum.

İngiliz yargıç, gece yarısı parktan geçen kızı korkutan adama yedi yıl yedi gün hapis cezası verince, şaşıran gazeteciler sormuşlar: ‘adam kıza elini bile sürmedi… Kaçan kızın çığlıklarına yetişenler de adamı yakaladılar. Bu yedi yıl, yedi gün çok değil mi?’ yargıcın cevabı hukuk tarihine geçecek düzeydedir: ‘ kızı korkutmanın cezası yedi gündür. Yedi yıl, İngiliz kızlarının gece yarısı parkta dolaşma özgürlüklerine saldırmanın cezasıdır.’

Hepimiz yargıcın gösterdiği tepkiyi verebilirsek, belki de Özgecan’lar gece vakti istedikleri yere gitme ve uzun yaşama özgürlüğüne sahip olabilirler.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: