30 Aralık 2014 Salı, 09:56
Naif Karabatak
Naif Karabatak [email protected] Tüm Yazılar

İftira ve gerçekler

Naif Karabatak   İftira ve gerçekler   Genelkurmay eski başkanı İlker Başbuğ, dün mahkeme çıkışında tek isteğinin adalet olduğunu söyledi ve iftira atanların yargılanması gerektiğini belirtti. Peki ya gerçekler? Ergenekon Terör Örgütü, Balyoz Darbe Planı ve bunlara bağlı olarak toplumu yönlendirme ve algı operasyonu oluşturma adına açılan siteler, yapılan manipüle haberlerin hepsi unutuldu gitti mi […]

Naif Karabatak

 

İftira ve gerçekler

 

Genelkurmay eski başkanı İlker Başbuğ, dün mahkeme çıkışında tek isteğinin adalet olduğunu söyledi ve iftira atanların yargılanması gerektiğini belirtti. Peki ya gerçekler?

Ergenekon Terör Örgütü, Balyoz Darbe Planı ve bunlara bağlı olarak toplumu yönlendirme ve algı operasyonu oluşturma adına açılan siteler, yapılan manipüle haberlerin hepsi unutuldu gitti mi bilmiyorum ama unutulması için yoğun çaba harcayanlar var.

Bütün bunlar iftira deyip, bir çizik atabilir miyiz?

Ergenekon Terör Örgütü operasyonunun olduğu dönemde, yargı sürecinde de her yakalananın suçlu olamayacağı ama her suçlunun da aklanamayacağını söyleyenlerdenim.

Bugün de aynısını söylüyorum.

İftira, sadece bu dönem değil, her dönem başvurulan “korkakça” ve “ahlaksızca” bir yöntemdir, kabul etmek gerekir.

Bu açıdan İlker Başbuğ’un haklı olduğu noktalar elbette vardır.

TSK’ye veya mensuplarına karşı bir kumpas kurulmuş olabilir, iftira atılmış olabilir.

Bugün yaşananlar da bunun olabileceğini gösteriyor.

Ama ya gerçekler?

Türk Silahlı Kuvvetleri, sadece yasadan aldığı yetkiyle ülkeyi dış düşmandan koruyan değil, ne yazık ki, bugüne kadar yasadan aldığı yetkiyle yasayı çiğneyen bir kurum olarak hafızalara kazındı.

Buna sebep olanlar, 1960, 1980 ve 28 Şubat darbelerini yapan, bu darbelere gerekçe hazırlayan, masum insanların ölümünü izleyenlerdi. Bunlar iftira değil.

Bazen bunu farklı eller yaptı, tetiği çeken “derin” insanlar oldu, faili meçhule giden insanların suçlu olup olmadığını öğrenemediğimiz gibi, yargı önüne çıkıp kendini aklama şansını da bulamadılar.

Darbe sonrası ise ülkeyi sorumsuzca idare edenler, yurdun dört bir yanını açık cezaevine dönüştürdü.

Bunlar da iftira değildi.

Devamı da vardı, işkenceler yaygınlaştı, hatta sıradanlaştı.

Bir gece alıp götürülen insanlar bir daha dönmedi.

Yolsuzluk ve arsızlık diz boyuydu.

Ülkenin her kuruşunu talan eden bir zihniyet har vurup harman savuruyor, müflis varis gibi saçıp savuruyordu.

Yatırım yoktu, özgürlük yoktu, insanların insanca yaşam hakkı bulunmuyordu.

İnsanlar işinden oldu, açlık çekti, sıkıntıyla boğuştu ve yıllar sonra onurları iade edildi ama yaşadıkları zorluklar yanlarına kaldı.

Bu süreçte ailesi horladı, yakınları horladı, insanların suçlar bakışları bile yetti.

Hiç yere “terör örgütü” üyesi olan insanlar vardı. Çeteydi çoğu, silahlı örgüt kurmuştu, yönetmişti, üye olmuştu.

Kitap okumuştu, bütün kötü suçlamalar yerini bulmuştu.

Bazen “Allah” demişti, adını duymadığı örgütlerin en tepe ismi olmuştu.

Solcusu da, sağcısı da, inancın gereğini yapanı da bir şekilde mağdur olmuş, yıllarca çile çekmişti.

Bütün bunlar iftira değil, yaşanan gerçeklerdi ama elbette bütün bunların İlker Başbuğ’la alakası yoktu.

Bir iftira varsa bugüne yönelik vardı, öyle yorumlamamız gerekiyordu.

Belki ortaya çıkan belgeler düzmeceydi…

Darbe planları, darbe günlükleri ve bunlar için yapılan toplantılar da sanaldı…

Manipüle haber yapma adına kurulan internet sitelerini de bir an için unutalım.

Genç Subaylar rahatsız haberlerinin kaynağını da araştırmayı bırakalım…

Adının açıklanmasını istemeyen bir üst düzey generalin hükümeti, kurumları ve milleti tehdit etmesini de görmemiş kabul edelim.

Hatta bir ülkenin başbakanına küfreden ve bunun için taltif edilenleri de kendi küfrüyle, ahlaki anlayışıyla, aile terbiyesiyle baş başa bırakalım.

Basın toplantısında eline aldığı silahı “boru bunlar boru” demesini de “biz silahtan anlamıyoruz”a yoralım…

Peki ya İlker Başbuğ’un savaş gemisine çıkarak meydan okumasını nereye koyacağız?

O savaş gemisindeki tehditleri ne yapalım?

Savaş gemisinde basın toplantısının ne anlama geldiğini anlayacağımızı iyi biliyor ve bunu da üstüne basarak söylüyordu.

Savaş kıyafetiyle de bunun destekleneceğini iyi biliyordu.

Belki yine de anlamayız diye “bunun ne anlama geldiğini bilirsiniz” diye hafızamızı yoklamamızı, kafamızı çalıştırmamızı ve geçmişle kıyaslayacak örneklere bakmamızı salık veriyordu.

Bu kadar yorulmadık elbet…

O savaş gemisinde, hükümeti, kurumları ve milleti tehdit ettiği ayan beyan ortadaydı.

İlker Başbuğ’a veya o dönemde yargılanan bütün asker kökenlilere, hatta sivillere yapılan iftira elbet karşılığını bulmalı.

İsnat edilen suç bir iftiraysa iftira eden yargılanmalı, değilse isnat edilen ve suçlu bulunanlar…

Bugün paralel yapıyı bahane ederek, Türkiye’de “derin yapılanma” yok demek, zekâmızla alay etmek demektir.

Paralel yapı da, derin yapılar da hesap vermeli.

Bazısı bu işi farklı şekillerde yapabilir.

Kimi kurumlara sızan mensuplarıyla bunu yapar, kimi kurumlarda görev yapan mensuplarıyla…

İftira atmak başka, gözümüzün önünde savaş gemisinde kükremeyi yorumlamak başkadır.

Sahi hangisi iftira, hangisi gerçek?

 

Tweetimden seçmeler

Hukukun guguk olarak algılandığı zamanlarda neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamak pek de kolay değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: