Son Dakika
22 Ekim 2017 Pazar
19 Aralık 2016 Pazartesi, 08:03

HALEB’İN İNSANLARI Akıp gidiyor zaman, hep iki seçenek  arasından.. varlık ile yokluk, açlık ile tokluk; geceyle gün, yarınla dün; dost ile düşman, âdem ile şeytan; kam ile gam, sabah ile akşam; doğuş ile ölüş, ağlayış ile gülüş; sükut ile ses, alınan ile verilen nefes; hayal ile gerçek, hazan ile çiçek; sadakat ile ihanet, canciğer ile […]

HALEB’İN İNSANLARI

Akıp gidiyor zaman, hep iki seçenek  arasından.. varlık ile yokluk, açlık ile tokluk; geceyle gün, yarınla dün; dost ile düşman, âdem ile şeytan; kam ile gam, sabah ile akşam; doğuş ile ölüş, ağlayış ile gülüş; sükut ile ses, alınan ile verilen nefes; hayal ile gerçek, hazan ile çiçek; sadakat ile ihanet, canciğer ile melanet; korku ile umut, güneş ile bulut; yengi ile yenilgi, kalem ile silgi; doğru ile yanlış, alkış ile kargış;  hukuk ile zulüm, hayat ile ölüm arasından.. hasılı cennet ile cehennem arasında akar durur zaman.. ve insanı bir o yana bir bu yana savurur durur… bu nehir, gâhi sakinlenir, gâhi kudurur.. ve insan ala-yı iliyyin ve esfele safilin arasındaki yerini iyilik ile kötülük, zulüm ile adalet, ilim ile cehalet, hak ile batıl arasındaki bazen farkındalıksız, bazen bilinçli tercihleriyle bulur.. ve bir vakit kavuşur nehir ummana, ve denilir ki insana:

“Geçtin dünya üzerinden
Ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden
Yolun sonu görünüyor..”

Çark dönüyor, çember her nefeste daralıyor.. gidiyor ölümlü yalan, ölümsüz gerçek yaklaşıyor.. vade doluyor, ömür çiçeği her geçen gün soluyor.. ve insana sadece yaptıkları kalıyor..

“Azrailin gelir kendi
Ne ağa der, ne efendi
Sayılı günler tükendi
Yolun sonu görünüyor..” (1)

Beyaz camda Halepli bir baba.. hayatta var olan en kıymetlilerini yitirmiş.. altı çocuğundan, sarılmış sımsıkı hayatta kalan, yanında kalan son canına, oğluna.. eşini ve dört çocuğunu hunhar canavarlar katletmiş, bir evladı hengamda bilinmezliklere gitmiş.. insanlığa dair umudunu kaybetmiş.. ve bakışlarında acı bir inleyiş;

“ervah-ı ezelden levh-i kalemden
bu benim bahtımı kara yazmışlar
bilirim güldürmez devr-i alemden
bir günümü yüz bin zara yazmışlar

nedir bu sevdanın nihayetinde
yadlar gezer yar’in vilayetinde
herkes diyarında muhabbetinde

bilmem bizi ne civara yazmışlar

olaydım dünyada ikbali yaver
el etsem sevdiğim acep kim ne der
bilemem tecelli mi yoksa ki kader
beni bir vefasız diyara yazmışlar..” (2)

Yarınları çalınmış çocuğunun ürkek bakışları belirir sonra.. şarapnel parçalarıyla yaralanmış dudağından dökülür birkaç mısra..

“Derunum derdini Lokmana gösterdim dedi eyvah
Bu derdin def’ine çare eder ancak Allah

Kara günlerde mi halkeylemiş bilmem beni Mevla
Tutuldu şems u kamer günlerim simsiyah
Perişan halıma hiç kimselerden olmadı imdad
Elimde sade bir keşkül, başımda bir külah..” (3)

Ve bir genç, namluların gölgesinde terk etmek zorunda kaldığı harap şehre bakıp iç geçirdi.. bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden en güzel an’ları, anıları.. doldu gözleri, ağlamadı; belirsiz bir geleceğe yol alırken kimsesiz, dönüp bir daha bakamadı umutları, sevdikleri, hayalleriyle beraber kendinden giden şehre..

Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
Geçerdi babam 
Başında yağmur halkaları
Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
Daha ilk güzelliğinde
Alnını iki dağın arasına germiş
Bir devin göğsüne benzer
Göğsünden dualar geçermiş
Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar
Görmeden güneşin bütün renklerini
Götürmezlerdi dükkandaki babalarına
Ocaktan akan kaynar yemekleri
Nenelerinin koyduğu avuç taşlarına
Sonra insan o ki denizde
Küçük ve büyük nehirde
Bedeni ıslatan afsunlu suda
Önce niyet sonra yıkanırdı
Zaman dert getirdi sulara

İçinde eski balıkların yattığı kayalar
Savaşan insanların elinde
İnce yontulup taşındı balta mızrak şekline
Anam kanları kuruyan
Kavga ayıran bir kargı elinde
Kara ocağın taşlarına
İşaret koydu çocuklarını
Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
Unutup genç gelen günleri
Zamanın sürerken çektiği günleri
Çetin bilmecelerle
Sürdü atını şehirlere
Yün ören at güden kadınlar
Küçük pencereli karanlık dar odalarda
Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
Uzağa çekilip giden
Ayazda donan gülmeler içinde
Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu
Hep kaçarmış şehirlerin
Demir dağlarına
Uyuyunca toprak beşiğimde
Sahipsiz kalan
Ellerimden kayan aydınlık günlerim..” (4)

Ve ey kadim şehir, ey nedim şehir, ey insanlığa, İslam’a hadim şehir.. sendin süt kadar beyaz, sendin ilim ve niyaz, sendin Hz.Zekeriya’ya yar, sendin Selahaddin’e, Süleyman Şah’a diyar.. bulurdu  ipek ellerinde şifayı bimar, sendin aşka, ufka, umuda medar.. Şimdi söyle bağrındaki Ebla’da bulunan dünyanın ilk iki dilli sözlüğünde (MÖ 2500)var mıdır yıkım, soykırım, zulmet, ihanet, Aylan, Ümran?.. Sen de mi tutuldun karındaşın Serjilla (Ölü Şehir)’nın kaderine?.. Şimdi ağlasın kardeşin Antep, karalar bağlasın sana âşık Apemea.. şimdi sen yoksun, insanlık sana arşınlarla uzak.. “Tarihin Sonu” demişti ya biri, meğer doğruymuş, insanlığın geldiği son nokta insanlığın sonuymuş..

“Beride Kabil’in murdar baltası
ve kan değirmenleri,
insan kahpesi.
beride borazancıları o puşt ölümün,
hazır ırzını vermeğe
yiğitler vuruldukça.
timsah kısmı çünkü yavrusunu yer
akarsu duruldukça.
cadı, yalan hamurunu dağ – dağ yoğurur
aman aman hey

 

Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı
macera değil
sardığım toprağımın altın sabrıdır
o sert, erkek hüznüdür lahza başında
cıgara değil

meltemin bir tadı, ustura ağzı
yağmurun bir damlası süzülmüş küfür,
bir damlası, aşk.
duyar mısın, anlayıp sızlar mısın ki?
gece, samanyollarında rüzgar çıkıncaya dek,
mısralarım kardeş – kardeş çağırır
aman aman hey..” (5)

Ve iki cümlesinden biri zikir biri dua olan, umuda mülteci Halepli yaşlı bir amca, torununun gözlerinde bir yemin okur;

“Ey bir emre hazırlanan simsiyah gecede
Karanlığı emip emip de gebe kalan
Ey her depremden sonra biraz daha doğrulan
Herkesin
Veba girmiş bir şehrin hem halkı
Hem seyircisi olduğu bir günde
Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.
Her damlası bir zafer müjdecisi
Bir posta eri gibi
Yağmur yüzümüze değince
Çıkacağız yola.
Çıkacağız yola
Hesap günü gelince
Yağmur yüzümüze değince
Güneş bir mızrak boyu yükselince
.” (6)

Dipnotlar:

1.Dursun Ali Akınet

  1. Âşık Sümmanî

3.Şair Rıfat

4.Cahit Zarifoğlu

  1. Ahmed Arif
  2. Erdem Bayazıt

 

 

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: