Son Dakika
18 Ağustos 2017 Cuma
22 Temmuz 2016 Cuma, 08:41
Naif Karabatak
Naif Karabatak [email protected] Tüm Yazılar

Ha OHAL’de ha bu halde ama özgürce

    Ha OHAL’de ha bu halde ama özgürce   Olağan durumlarda pek farkına varmadığımız, hayatın içinden her şeyin, olağanüstü durumlarda nasıl da bir ihtiyaç, nasıl da özlenen ve vazgeçilemez olduğunu daha iyi anlamaya başlıyoruz. Türkiye, artık 3 ay boyunca OHAL’le, yani Olağanüstü Hal’le yönetilecek… 1980 darbesinden önce sıkıyönetimlerle idare edilen bir kentte yaşıyordum. 1980 […]

 

 

Ha OHAL’de ha bu halde ama özgürce

 

Olağan durumlarda pek farkına varmadığımız, hayatın içinden her şeyin, olağanüstü durumlarda nasıl da bir ihtiyaç, nasıl da özlenen ve vazgeçilemez olduğunu daha iyi anlamaya başlıyoruz. Türkiye, artık 3 ay boyunca OHAL’le, yani Olağanüstü Hal’le yönetilecek…

1980 darbesinden önce sıkıyönetimlerle idare edilen bir kentte yaşıyordum. 1980 darbesinden sonra, aynı şekilde süren sıkıyönetimlerle sıkı fıkı olmuştuk.1987 yılında ise OHAL’le tanıştık, ta 2002 yılına kadar…

Adıyaman, olayların olmadığı, daha sakin, daha huzurlu bir kent olduğundan “mücavir” ile kapsamına alınmıştı ama yine de “olağan olmayan” havayı teneffüs ediyorduk.

O nedenle de, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Milli Güvenlik Kurulunun tavsiyesiyle, Bakanlar Kurulunun meclise sevk edeceği Olağanüstü Hal Uygulamasına yabancı birisi değilim.

Çok cici bir şey değil, söyleyeyim…

Aman aman bu ne yaman, diye türkü tutturup, o ne haldir, bu ne haldir, canım ne haldir diye tempo tutmanıza da gerek yok…

Ama kaygılanmaya da gerek yok.

Zira eski OHAL’lerle, şimdiki bu haller farklı, hem de çok farklı…

Türkiye, gerçekten de çok zor bir süreçten geçiyor.

AK Parti iktidara geldikten sonra çözümü silahta değil, diyalogda arayan bir parti ve yönetim oldu.

Ancak, daha sonra çözümün hiç kimseye “kazanç” getirmeyeceğini, “ellerindeki kozu” alacağını düşünen çevreler, barış yerine terörü seçti.

Hali üzere unutmaya başladığımız terörle mücadele ve toprağa düşen gencecik evlatlarımıza yenileri eklendi.

Yurdun dört bir yanında şehit acısı, gözyaşı döken analar, yüreğine taş basan babalar ve boynu bükük kalan eşler, evlatlar vardı.

İŞİD denen terör örgütü de, PKK’nın boş bıraktığı yerleri doldurmaya başladı.

Hiç suçu olmayan masum insanlar ölüyor, hiç yere acı çekiyorduk.

Necis vücudunu, tertemiz vücutları karartarak yapanlar, bunları bir yerden emir alarak yapıyorlardı.

Türkiye’yi adım adım iç savaşa götürmek isteyenler, iki terör örgütünün de finansörlüğünü üstleniyordu.

Bu finansa, dış destek de gelince, Türkiye, acıların yaşandığı, ağıtların yakıldığı, dertli türkülerin söylendiği bir ülke haline geldi.

Batıda da benzer olaylar oluyor ama en sert tedbirler alınıyor, en sert müdahalelerde bulunuluyordu.

Türkiye, sabırla özgürlüklerden taviz vermeden, olağanüstü hal uygulamasına geçmeden, sıkıyönetim ilan etmeden bu işi çözmek istiyordu ama zor görünüyordu.

Devletin içine, en kılcal damarlarına kadar sızan ama görünürde “terör örgütü” olmayan, bir “cemaat” olduğu söylenen ama bütün terör örgütlerinin finans kaynağını oluşturan Fetö’cülerin ülkeyi kana bulayacağını hiç kimse düşünmüyor, düşünmek istemiyor, böyle bir şeyi yakıştıramıyorlardı.

Ama ummadığımız taş, başımızı yardı…

15 Temmuz’da, PKK ve İŞİD’den daha alçakça, daha kanlı, daha zalim ve daha şerefsizce eyleme kalkıştı, ülkenin tamamını ele geçirmek, ülkeyi tam bir iç savaşa sokmak, her tarafı kan gölüne çevirmek istiyorlardı.

Hiç acımadan tankları insanların üzerinden yürüttüler. Hiç acımadan insanlara ateş açtılar, iki yüzden fazla masum insan hayatından oldu. Binden fazla insan yaralandı ve neredeyse ülkenin tamamı korktu, ürktü, geleceğe dair kaygılar besledi.

Bu kinle, bu nefretle insanlar sokağa çıktı.

Bugün sokağa çıkılmazsa, bir daha çıkamayacaklardı.

Vatan için, demokrasi için, kendisi için, eşi ve çocuğunun geleceği için sokağa çıkan insanlar, kahramanca tanka, tüfeğe, uçağa ve bombaya canını siper etti.

Alçakça girişim, kahramanca ve onurlu bir duruşla püskürtüldü.

Demokrasin güzelliği ortaya çıktı, tüm kurumlar, basınıyla, STK’larıyla, halkıyla birlikte darbeye geçit vermedi.

İstisna vardı elbet, daha önce Fetö’cülerin organize ettiği, maddi ve manevi destek sağladığı geziciler, karanlığa bürünen aydınlar, ucuz demokratlar, sahte kabadayılar, terör sevicileri…

Halkımız her şeyi görüyor, kimin hangi iğrenç insanlarla el ele, kol kola, gönül gönüle ülkeyi karanlığa sürüklemek istediğini iyi biliyordu.

Darbe başarısız olup, demokrasi kazanınca, silahlı halen gelen Fetullahçı Terör Örgütüne yönelik temizlik harekâtı başladı.

Aralarında asker, polis, akademisyen, yargı mensubu, işadamı ve kamu çalışanı olan on binlerce insan görevinden alındı, gözaltına alındı, tutuklandı ve halen yargılaması devam edenler var, işten el çektirilecekler var.

Bu pek olağan bir durum değildi aslında.

Bir ülkenin en kılcal damarlarına kadar sızıp, en yüksek makamlarda oturup, en yüksek maaşı alarak sefahat içinde yaşayan alçaklar, doymak bilmez bir şekilde, ülkenin tamamına, bugüne kadar ki, bütün kazanımımıza el koymak istiyor, bizi de sonu belirsiz bir yere doğru sürüklüyorlardı.

Çok şükür ki, beceremediler…

Ama yargılama da mevcut yasayla pek mümkün görünmüyordu.

Binlerce insan ifade verecek, yasal gözaltı süresi sona erince bir kez daha uzatılacak ama bu da yetmeyecek…

Öte yandan ortamı boş bulan ve aynı örgütün finanse ettiği, pusuda yatan diğer terör örgütleri de devreye girecekti…

Olağanüstü Hal Uygulaması, kanımca bu ikisi için gerek görüldü, bizim özgürlüğümüze, temel haklarımıza dokunmak için değil…

Rahat olun; sağda solda asker göreceksiniz, tank da görebilirsiniz ama nüfus cüzdanınız yanınızda olsun, gerisini hiç umursamayın.

Bırakın korkması gerekenler korksun ve titresin…

Bizse olağan hayatımıza devam edelim; ha OHALde, ha bu halde ama özgürce…

 

Tweetimden Seçmeler

Darbeciler, ülkeye 2 saatte hâkim olacaklarının hesabını yapmışlar. Karargâhtaki hesap, millete uymaz, bilememişler!

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: