Son Dakika
16 Aralık 2017 Cumartesi
04 Ağustos 2017 Cuma, 08:13

DİNLEMEK, ANLAMAK, ANLATMAK

“İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa (anlaşır)„ diyor bir atasözümüz. Dil bilimciler de dili; insanlar arasında yazılı ve sözlü olarak anlaşmayı sağlayan ses işaretleri sistemi olarak tanımlarlar. Sosyal bir varlık olarak insanlar; duygu ve düşüncelerini konuşarak birbirlerine aktarır ve anlaşıp uzlaşırlar. Bütün iletişim yol ve yöntemlerinin amacı, insanlar arasındaki anlaşmayı sağlamaktır. Anlaşma demek, uyum demektir. Karşılıklı anlayış demektir. Huzur ve barış demektir. Mutluluk ve esenlik demektir. Birlik, beraberlik, empati, sempati demektir. Kısacası, toplumsal barış demektir.

Günlük hayatımızın her evresinde “dinlemek, anlamak, anlatmak„ eylemlerinin çok önemli bir yeri ve anlamı vardır. Öyleyse, bu kavramları biraz açarak anlamaya çalışalım. “Dinlemek„ ten başlayacak olursak; bir ders veya konuyu, sözü, öğüdü, bilgiyi öğrenmeye çalışmak faaliyeti olarak tanımlayabiliriz. Dinlemek; kişisel ve toplumsal barışın, huzur ve mutluluğun temelidir denebilir. Zira; kişisel ve toplumsal anlaşmazlıkların özünde, tarafların birbirini tam dinlememeleri yatar. Dinlemek, insana değer katan, onu yücelten bir erdemdir. “Ağaç, meyvesi olunca başını yere eğer.„ sözü de bu ağırbaşlılığa, olgunluk ve vakara işaret eder. İyi bir dinleyici olmak; aynı zamanda sabrın, tahammülün, beklemeyi bilmenin belirtisidir. İyi bir dinlemede karşı tarafın sözünü kesmemek, hemen karşılık vermemek, konuşma bitmeden yorum yapmamak, konuşanı yargılamamak gibi erdemli davranışlar saklıdır. Bunun yanında dinlemeye bedenen hazır olmak, ruhsal (psikolojik) bakımdan herhangi bir sorunu ve sıkıntısı olmamak, anlatılanlara ihtiyacı olmak, yer ve zamanın uygun olması da tam bir “dinleme„nin olmazsa olmazlarıdır. Atalarımız; “Âlimin yanında dilini, ârifin yanında gönlünü tut„ sözüyle dinlemenin erdemine ne güzel işaret etmişler. Hz. Mevlânâ’nın; “Dilini koru; çünkü o bir canavardır, seni yer.„ vecizesinin özü de dinlemeyi öğütlemiyor mu? Âşık Şerifi’nin “Sofradan elin kes, mecliste lafı/Dilden gelir başa keder demişler.„ beytinde olduğu gibi… Demek ki dilimizi dişlerimizin arasında saklamak sıradan bir davranış değil, bir erdemdir. “Boğaz dokuz boğumdur. İki dinle, bir söyle.„ atasözlerindeki gibi…

Anlatmak ise, belli bir konuyu açıklamak olarak tanımlanabilir. Herhangi bir konuyu çeşitli anlatma tekniklerinden de yararlanarak açıklamaktır. Amaç; karşımızdakini o konu hakkında bilgilendirmektir. Bunun için her şeyden önce iyi bir anlatıcı olmak gerekir. Onun da olmazsa olmazlarını şöyle sıralamak mümkündür: Bilgi bakımından iyi bir donanıma sahip olmak, dili güzel kullanmak, güler yüzlü olmak, giyim kuşamında dikkatli olmak, sıkıcı olmamak gibi. Kısacası; kime, neyi, nerede, ne zaman, niçin, ne kadar, nasıl satacağımızın bilincinde olmak. Basit bir söylemle denilebilir ki müşterinin alması, bizim satabilmemize bağlıdır. Bilgimizi saat gibi taşıyacağız. Öyle her yerde herkese çıkarıp göstermemiz gerekmez. Lüzum olduğu yerde ve zamanda kullanacağız. Çünkü boş konuşunca gerçekler kuru gürültüye mağlup olur. Tıpkı savaş davulu gibi; sesi çok ama içi boştur. Nasıl ki dişsiz bir ağzın her söze hakkı yoksa, biz de her konuda fikir yürütmekten uzak durmalıyız. Zira; “Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz„ diye boşuna söylememiş atalarımız. Söyleyeceğimiz her şeyi iyice düşünmeden söylemememiz gerekir. Hz. Ali’nin; “Hitap için hücum, cevap için acele göstermemeli„ sözü de konuşma ve anlatma âdâbına işaret etmektedir. Anlatmayı bilmezsek, işin sonunda akıntıya kürek çekmek, konuştuklarımızın su üstüne,  kum üstüne yazı yazmaya dönüşme riski de vardır. Onun içindir ki bilmek başka, bildiklerini satabilmek başka şeylerdir. Suratınız turşu satıyorsa, iyi bir bal satıcısı olmanız mümkün müdür?

“Anlama„ya gelince; onu da şöyle tanımlamak mümkün: Bir şeyi hem dıştan hem de içten kavramak denebilir. O konunun özünü, tamamını tanımak gibi… Bu kavram ve davranış, öyle dışarıdan bakıldığı gibi kolay ve sıradan bir faaliyet değildir. Çok ciddi, çok önemli ve bir o kadar da hassas ve anlamlı bir eylemdir. Dinlemek başka, anlamak ise bambaşka erdem ve eylemlerdir. Nitekim dinliyor görünmek, anlamış gibi davranmak, tam anlamamış olmanın belirtileridir. Öyleyse tam “anlamak„ için nelere dikkat edilmeli? Biraz da onlardan bahsedelim: Her şeyden önce bedenen ve zihnen hazır olmak gerekir. Ortamın anlamaya elverişli olması lazım. Zamanlama yerinde olmalı. Dinleyici; bütün benliği (varlığı) ile anlatılanlara odaklanmış olmalı. Bütün alıcıları, anlatılanlara tamamen açık değilse, tam bir anlamadan da bahsetmek mümkün değildir. Onun içindir ki insan, ömrü boyunca anlamayı aramaktadır. Sonunda; “Beni bir kişi anladı, o da yanlış anladı.„ dememek için anlamaya, anlatmaya, dinlemeye çok büyük önem vermeliyiz. Değil mi ki kişisel ve toplumsal huzurun, barışın, sevgi ve saygının temeli bu kavram ve eylemlere dayanıyor; öyleyse birey olarak biz de bu üç erdem için elimizden gelen azami gayreti göstermek durumundayız. Ne mutlu birbirini anlayanlara! Ne mutlu anlamak için çaba gösterenlere!..

 

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz
%d blogcu bunu beğendi: