Son Dakika
20 Ağustos 2017 Pazar
09 Aralık 2016 Cuma, 07:49
Orhan Samsatlıoğlu
Orhan Samsatlıoğlu [email protected] Tüm Yazılar

‘Dil’ Üzerine Bir Sohbet

‘Dil’ Üzerine Bir Sohbet Sevgili hemşehrilerim! Serde öğretmenlik (Edebiyatçılık) olunca, zaman zaman sınıfta öğrencilerle yaptığınız muhabbetin bir benzerini köşenizde okuyucularınızla yapmak istiyorsunuz. Bu cümleden olarak, geliniz biz de bugün, “dil” üzerine biraz sohbet edelim. Şunu hemen peşinen belirteyim ki amacımız; orta ve ileri yaşlardaki dostlarımıza “Dil Dersi” vermek değil. Ancak; günlük hayatta bilerek veya bilmeyerek […]

‘Dil’ Üzerine Bir Sohbet

Sevgili hemşehrilerim! Serde öğretmenlik (Edebiyatçılık) olunca, zaman zaman sınıfta öğrencilerle yaptığınız muhabbetin bir benzerini köşenizde okuyucularınızla yapmak istiyorsunuz. Bu cümleden olarak, geliniz biz de bugün, “dil” üzerine biraz sohbet edelim. Şunu hemen peşinen belirteyim ki amacımız; orta ve ileri yaşlardaki dostlarımıza “Dil Dersi” vermek değil. Ancak; günlük hayatta bilerek veya bilmeyerek kullandığımız bazı terim, deyim ve sözcükleri, bunların doğru ve yanlış biçimlerini genç kardeşlerimizle paylaşmakta yarar olduğu düşüncesindeyim. Ola ki öğrenim çağındaki gençlerimiz, bunların özgün ve asıl biçimlerini öğrenir ve bundan böyle kullanmaya çalışırlar.

Eskiler: “Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihden evladır.” demişler. Yani; “Bazı meşhur yanlışlar vardır ki doğrusunun yerini tutmuş, ondan daha fazla kullanırlık kazanmıştır.” demek istiyorlar. Doğru… Aynen öyle… Dilimizde bazı sözler var ki yanlış dahi kullanılsa, yıllar yılı kullanıla kullanıla doğrusun önüne geçmiş, onun yerini tutmuştur.

İşte onlardan birkaçı:

  • Geri iade etmek: Normalde “iade etmek” geri vermek demektir. Bunun önüne yeniden

                                         “geri” sözcüğü getirmeye gerek yoktur. O zaman; “Geri geri vermek”                                     anlamına geliyor.

 

  • Namahrem: Sözlük anlamına göre, şeriat bakımından düşüp kalkması haram olan de

                      mektir. “Yabancı” anlamına da gelir. Halbuki sözcük, yapı bakımından ir

delendiğinde “na+mahrem” “gizli olmayan, gizlenmesi gerekmeyen” an

lamındadır. Sözcüğün başına getirilen “na” eki, Farsçadır ve olumsuzluk e

kidir. (Namüsait, naçar, namert… sözcüklerinde olduğu gibi.) Öyleyse, “na

mahrem”in gizli, saklı gibi bir özelliğinin olmaması lazımken,biz bunu  tam

aksi anlamında kullanıyoruz.

Bir de  buna benzer ikinci bir olumsuzluk eki daha var Farsçada: “bi” eki.

Sözcüklerin başına gelen bu ek de olumsuzluk ekidir. Örneğin: Biinsaf=in

safsız, binamaz=namaz kılmayan, biperva=pervasız, korkusuz gibi.

 

Bu iki olumsuzluk ekinden bahsederken aklımıza 17.yy. Divan şairi Urfalı hemşehrimiz NÂBÎ geliyor. Onun da ismi, bu iki olumsuzluk ekinin birleşmesiyle oluşmuş. Evet; NÂ+BÎ…Bakınız, şairin kendisi bunun için ne diyor bir beyitinde:

“Bende yok sabr ü sebat sende vefadan zerre

  İki yoktan ne çıkar, fikredelim bir kerre”

                                                                  -NÂBÎ-

 

Şair, burada sanatlı bir ifade ile şunu anlatmaya çalışıyor: “Bende sabır ve sebat yok. Sende de vefanın zerresi yok. İkimizde de ortak olan bir şey var: “Yok” luk… Bu, ilginç bir şey değil mi? Gel, buna kafa yoralım ve bunun üzerinde düşünelim.”

Bunun yanında kendi ismindeki iki “yok” anlamına gelen “na-bi” eklerine de dikkat çekiyor. Buna Matematiksel açıdan bakarsak iki tane eksi var. Matematikte eksinin eksiyle çarpımı, artı olduğuna göre şair, sonuca bakmak gerektiğini, sonucun “artı” olduğunu söylüyor kibarca…

 

Bakınız, Nâbî deyince aklımıza şairin o meşhur kasidesi, o meşhur beyiti geliyor. Hani, şairin bir kafileyle birlikte kervan yolculuğunda Mekke’ye yaklaştıklarında minarelerden duyduğu kendi kasidesinin “sala” versiyonu:

“Sakın terk-i edepten, kûy-ı mahbub-ı Hudâ’ dır bu

    Nazargâh-ı ilahîdir, makam-ı Mustafa’dır bu” -NÂBÎ-

 

Günümüz Türkçesiyle: Burası (yaklaştığımız yer) Allah’ın sevgilisi Hz. Muhammed’in semtidir. Sakın ola ki yanlış bir harekette, davranışta bulunmayasın. Burası, Muhammed Mustafa’nın makamıdır. Burası, Allah’ın kullarına kulların Allah’larına baktıkları (nazar kıldıkları) yerdir. (Buralarda at üstünde, deve üstünde uyumak, ayak ayak üstüne atmak, yanlış bir harekette bulunmak olmaz.)

Gençlerimizi bilmiyorum ama; orta ve ileri yaşlardaki kardeşlerimin çoğunun bazı Cuma günleri minarede salâ olarak okunan bu beyite ve devamına aşina olduklarından eminim.

Bakınız söz Nâbî’den açılınca, nereden nereye geldik… Oysa ben sizinle; “eninde sonunda, su küçüğün söz büyüğün, çaydanlık, rögar, eşofman, kaparo…” gibi deyimlerin ve sözcüklerin kullanımlarını paylaşacaktım… Onları da bir sonraki yazımıza bırakalım.

 

 

                    

                     

 

 

                               

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                           

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: