Son Dakika
21 Ekim 2017 Cumartesi
23 Aralık 2016 Cuma, 09:37

“Dil„ Sohbetleri   Dil bilimciler dili; insanlar arasında sözlü veya yazıl anlaşmayı sağlayan ses işaretleri sistemi olarak tanımlarlar. Demek ki ister yazıl, ister sözlü olsun her iki anlatımda esas olan, insanların anlaşmasıdır. Bunun içinde meramımızı kısa, öz ve doğru biçimde anlatmamız gerekir. Peki; acaba yazılı veya sözlü anlatımlarımızda buna uyuyor muyuz, uymuyor muyuz? İşte mesele […]

“Dil„ Sohbetleri

 

Dil bilimciler dili; insanlar arasında sözlü veya yazıl anlaşmayı sağlayan ses işaretleri sistemi olarak tanımlarlar. Demek ki ister yazıl, ister sözlü olsun her iki anlatımda esas olan, insanların anlaşmasıdır. Bunun içinde meramımızı kısa, öz ve doğru biçimde anlatmamız gerekir. Peki; acaba yazılı veya sözlü anlatımlarımızda buna uyuyor muyuz, uymuyor muyuz? İşte mesele burada… Konumuzla ilgili bazı güncel örneklere geçmeden, bilinen bir fıkrayı paylaşalım isterseniz:

Bolu Beyi’nin kızına âşık olan Köroğlu; obanın en olgun ve kibar yaşlılarından oluşan bir heyeti, Bey’in konağına kız istemeye gönderir. Hoş karşılanmayan, önemsenmeyen heyet, münasip bir lisanla (Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle) Bey’in kızını Köroğlu’na ister.

Heyeti, geldiklerine geleceklerine pişman eden Bolu Beyi, bir sürü hakaretle onları eli boş gönderir. Birkaç ay sonra obanın en ağzı bozuk, en küfürbaz kabadayılarından oluşan bir heyet tekrar Bey’in kızını istemeye gider. Konağa varıp ağırlanana kadar Bolu Beyi’ne küfür ve hakaretlerin bini bir para… Heyet, aynı ağız ve tavırlarla kızı ister. Bolu Beyi:“Verdim, gitti.„deyince, heyetin sözcüsü:

—Peki, neden önceki heyetimizi hakaretlerle eli boş çevirdin, der. Bolu Beyi:

—Onlar, sizin gibi benim anlayacağım bir dille istemediler ki, diye cevap verir…

Biz, fıkradaki örneği tavsiye etmiyoruz elbet. Ancak; demek ki konuşmada, anlaşmada esas olan, tarafların aynı frekansta olup aynı dille konuşmalarıdır. Aksi halde tarafların anlaşmaları bir hayli zor olacaktır. Konuşurken veya yazarken bazen yanıldığımız, yanlış sözler kullandığımız olmaz mı? Elbet olur. Ne demiş büyüklerimiz: “Yanılmayan bir Allah.„ veya “Beşer, şaşar.„ Amenna!.. Ancak bunun da bir haddi ve hududu olmalı. Eğer mektep medrese bitirmemişseniz, sade ve mütevazı bir vatandaş iseniz, konuşurken de yazarken de bilmeden yaptığınız yanlışlar hoş karşılanabilir. Yok; eğer mürekkep yalamışlığınız varsa, hele hele gazeteci veya yazar yahut öğretmen iseniz o zaman durum değişir. Sizin; hata yapma, sözcük, terim ve deyimleri yanlış kullanma gibi bir lüksünüz yok ve olamaz.

Şimdi geliniz; kimseyi suçlamadan hemen hemen birçoğumuzun bilmeyerek yaptığımız bazı ufak tefek yanlışları şöyle bir hatırlayalım:

  • Zade ve –zede ekleri: Bunlardan her ikisi de Farsça olup sözcüklerin sonuna gelir.

                 zade; doğmuş, meydana gelmiş, oğlu anlamındadır. Örneğin; beyzade (bey oğlu), paşazade (paşa oğlu), haramzade (haramla iç içe, haramdan oluşmuş) gibi… Nitekim, soyadı yasasından önce birçok kişi, bu şekilde anılır ve söylenirdi: Nabizade Nazım, Sami Paşazade Sezai, Musahipzade Celal gibi…

-zede ise; vurulmuş, uğramış, yakalanmış gibi bir anlam katar eklendiği sözcüklere. Örneğin; afetzede (afete uğrayan), depremzede (depreme uğramış), kazazede (kaza geçiren kişi) gibi… Bana öyle geliyor ki birçoğumuz; bu eklerle oluşan sözcükleri birbirinin yerine kullanıyoruz sanki… Ne dersiniz?

Karıştırılan sözcükler yabancı da olsa, işlerliklerini yitirmiş de olsalar, değil miki hala kullananlarımız var, öyleyse gene de doğru kullanmak durumundayız. Örneğin; “delalet„ ve “dalalet„ sözcükleri… Bilindiği gibi delalet; yol gösterme, kılavuzluk anlamının yanında delil olma, iz, işaret, bilinen bir şeyin başka bir şeyi de bildirmesi gibi anlamlara gelir. Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe„sinden tanıdığımız “dalalet„ ise, doğru yoldan çıkma, sapıtma, azma gibi anlamlar içerir. Bu sözcükleri de karıştırıyoruz gibi geliyor bana. Tıpkı “seda„ ve “sada„ sözcüklerinde olduğu gibi…

Sada; ses demek. Ona bir diyeceğimiz yok. “Seda„ ise, Arapçadan gelen ve “meme„ anlamı taşıyan bir sözcük. Öyleyse; “Sesi sedası kesildi.„ ifadesi yanlış;

Bir de “sefa„ ve “safa„ sözcükleri var. Arapça kökenli olan bu sözcükler, eş anlamlı olmasalar da yakın anlamlıdırlar. “Keyif, eğlence, eğlenceye düşkünlük, rahatlık, dertsizlik, düşüncesizlik„ gibi anlamlar içerir. Örneğin; Divan şairi Nedim:

“Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâ- şâde,

  Gidelim serv-i revâım yürü Sad’abad’e„ diyor bir şarkısında.

(Ey servi boylu ve salınışlı sevgili! Gel, seninle Sad’abad’a gidip biraz eğlenelim. Şu mutsuz gölüme bir rahatlık ve mutluluk bağışlayalım.) “Safa„ sözcüğü, tam da yerinde kullanılmış değil mi? “Sefa„ yı da Türk Sanat Müziği sanatçısı Bülent Ersoy’un klasik bir sloganı ile verip tamamlayalım. Şöyle der Ersoy:

“Ooh! Sefam olsun.„ Biz de şöyle diyelim: İster safa, ister sefa fark etmez. Yeter ki olmasın cefa… 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: