26 Ocak 2015 Pazartesi, 08:04
Hamza Çelenk
Hamza Çelenk hamzacelenk02@gmail.com Tüm Yazılar

Dervişe Sitem

Dervişe Sitem   Uzun soluklu bir zaman yolculuğunun ürünü olan “Dervişe Sitem” adlı kitabım Beyan Yayınlarından çıktı. Kitapları herhalde en iyi anlatan bölüm giriş niyetine yazılan bölümler olduğundan nasıllığını bilmem ama niye yazdığım veya niye denemeleri bir araya getirdiğim ilgili bölümde şu şekilde anlatılmaktadır. “Niçin yazıyorsun” sorusu sürekli korkarak kaçmaya çalıştığım bir soru. Hiçbir zaman […]

Dervişe Sitem

 

Uzun soluklu bir zaman yolculuğunun ürünü olan “Dervişe Sitem” adlı kitabım Beyan Yayınlarından çıktı. Kitapları herhalde en iyi anlatan bölüm giriş niyetine yazılan bölümler olduğundan nasıllığını bilmem ama niye yazdığım veya niye denemeleri bir araya getirdiğim ilgili bölümde şu şekilde anlatılmaktadır.

Niçin yazıyorsun” sorusu sürekli korkarak kaçmaya çalıştığım bir soru. Hiçbir zaman tam olarak bu sorunun cevabını bulamadım. Çünkü ne desem sorunun tam karşılığı olmuyor. Onun için ben yazmayı korku ile derin yaralar arasında mekik dokumaya benzetiyorum. Yazmayı, söylenmemiş kelimeye ulaşmaya çalışma, emeklenen bebeğin önündeki cisme ulaşması ve mahkûma bir testi su sunmak olarak görüyorum.

    Çünkü yazmayla kelimelere hayat veriyorsun. Kelimeyi ölçüyorsun, biçiyorsun. Tıpkı bir terzinin sevdasıyla kaftanı ölçüp biçtiği gibi.  Annenin sağlıklı bir bebek doğurması gibi. Bu yüzden de yazmak beni korkutuyor. Yazmamak ise derinden yaralıyor

   Bunlardan da öte belki boğulmamak için yazıyorum. Nasıl ki insan belli anlarda ya da rüyalarda daralır, sıkılır, karabasanlar üzerine gelir, başı zorla su kovasına batırılıp nefes alamaz hale getirilir ve çıkarıldığında oh… der ya. Yazmakta öyle bir şey ve beni boğulmaktan kurtarıyor… Yazdıktan sonra oh be… diyorum. Çünkü kendimce dünyanın en güzel eylemini gerçekleştirdiğime inanıyorum.

   Yazmak tek kişilik bir eylemdir. Bunu en çok yazan bilir.  Yazmak rahatlatır kendisini. Farklı kılar, kendini dinler ve karalamaya çalışır kitabı.

   Sabahtan akşama kaçtığın her şeyden ve herkesten kaçmanın kapısıdır yazmak. Yazan kendini keşfeder ve kendini yönlendirir. Kendisini dinlediğinde daha fazla cesur olur, kimseyi ikna etmek zorunda kalmaz. İkna edeceği biri varsa o da kendisidir.

    Yazmadığında tutulur. Farklılaşır, kuru derede suya hasret kalır. Oyluk oyluk arar suyu.  Nefes alamaz. Alsa dahi sıradan ruhu taşıyan bir canlıdır. Yetileri tek tek alınır. Bir bedende sinirleri alınan organ gibi sadece mekânsal var olur. Bir nesne gibi boşlukta sadece bir yer işgal eder.

   Yazdığında çağlar, gürül gürül akar. Birikir içindeki sızı. Yazdıkça daha fazla haz alır, daha fazla kendisi olur. Yarasına iyi gelir, ruhuna merhem olur.

   Çünkü yazar, bu merhemi ömrü boyunca her kapıda aramıştır. Elif demiş, (çünkü elif asil ve yalnızdır. Dik durmanın, kendisi olmanın, alfabenin anahtarıdır. “O”nun lafzının başlangıcıdır) kapısında huzura varmış, isyanın kapısında beklemiş, bazen sevdanın ateşiyle kavrulmuş, mevsime tutulmuş, güneşe, sağanağa, zemheriye yakalanmış, bilmem hangi kapıda umuda koşmuş ve sonunda lal olup sükûtta durmuştur. Yedi bablı bir hayatta sükûtun babların en güzeli olduğunu keşfetmiştir.

    Çünkü bu aşamada insan kendisini, kendisi olmaktan alıkoyan tüm engelleri aşar, dışarının homurdanmalarına aynı homurdanmayla karşılık vermek yerine kaleme ve kavramlara sarılır. Onun için sükût, yedi kapılı yaşam alanının en masum olanıdır.”

Beyan Yayınları’nın 589. kitabı olarak yayına hazırlanan kitabı kitapçınızda bulabilirsiniz.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: