Son Dakika
24 Ağustos 2017 Perşembe
25 Şubat 2015 Çarşamba, 09:34
Kazım Çetinkaya
Kazım Çetinkaya [email protected] Tüm Yazılar

Çocuklarımız Hüzünlü Ve Nemrut Ateşi Yanıyor

  Çocuklarımız Hüzünlü Ve Nemrut Ateşi Yanıyor İkinci yarıyıl eğitimi başladı. Eskiler; “Sıra saygı kalmadı” diye yakınırlardı. Şimdilerde “Sıra saygı”dan geçtik, neredeyse bir “suçlu çocuklar ordusu”yla karşı karşıyayız. Hemen bütün okullarımızda, özellikle liselerimizde çocuk çeteleri, uyuşturucu,  kavga, cinayet, intihar kol geziyor. Lise gençliği sancılı; çünkü hem eğitim sistemimiz bu çocukları ihmal ediyor, hem de aileler. […]

 

Çocuklarımız Hüzünlü Ve Nemrut Ateşi Yanıyor

İkinci yarıyıl eğitimi başladı. Eskiler; “Sıra saygı kalmadı” diye yakınırlardı. Şimdilerde “Sıra saygı”dan geçtik, neredeyse bir “suçlu çocuklar ordusu”yla karşı karşıyayız. Hemen bütün okullarımızda, özellikle liselerimizde çocuk çeteleri, uyuşturucu,  kavga, cinayet, intihar kol geziyor.

Lise gençliği sancılı; çünkü hem eğitim sistemimiz bu çocukları ihmal ediyor, hem de aileler. İki taraf da çocukların yalnız başarılarıyla ilgileniyor. Sanki kaç puan aldığı çocuğun kendisinden çok daha önemli. Düşük not almasını da sonuç veren sorunlarıyla gerçek anlamda ilgilenen yok. Çünkü her kes çok meşgul!.. Ve her kes çok yorgun! Hayat yorgunu!…

Ne öğretmenden sıcak bir yaklaşım, ne anneden şefkat dolu bir ilgi, ne babadan sevgi yüklü bir mesaj. Ev işleriyle, eğlenceyle, para kazanmayla o denli meşgulüz ki, sevmeye bile zamanımız yok.

Çocuklarımız ister istemez yalnızlaştılar. Üstelik problemleriyle nasıl başedeceklerini bilmiyorlar. Bu yüzden de zaman zaman çaresizleşiyorlar. Yalnızlıktan beslenen çaresizlikleri sık sık ayaklarına dolaşıyor, çözümsüzlük girdabında bazen yüzüstü kapaklanıyorlar.

Ne kadar aksini iddia edersek edelim; ne eğitim sistemi gençleri ciddiye alıyor, ne de aileler. Bağırıp çağırarak; cezalandırarak ya da öğüt vererek onları yanlışlarından arındıracağımızı, her köşede yanan Nemrut ateşlerinden koruyacağımızı sanıyoruz.

Oysa hayatla öğüt çoğunlukla örtüşmüyor. Zaten çocuğun dünyası ile büyüklerin dünyası çok farklı. Büyüklerin hayata bakışı, hayatı anlayışı ile, çocukların hayata bakışı ve anlayışı başka türlü.

Mesela çocuğun hayatını alt üst eden problemler, büyükler açısından ilgi ve emeğe değmeyecek kadar küçük sayılabiliyor. Çünkü büyüklerin bazı tecrübeleri vardır.

Oysa çocuklar tecrübesizdirler. Hayatı tümüyle kavrayabilecek birikimleri yoktur. Bu yüzden çabucak paniğe kapılabilir, problemin çözümünü en olmayacak yerde (uyuşturucu ya da intihar gibi) arayabilirler.

Anlayacağınız, her çocuk, küçük bir hatayı tamir için, daha büyük hatalar yapmaya, geri dönülemez yollara girmeye namzettir. Sonuçta herkes kendi tecrübelerini kendi hatalarıyla oluşturacaktır, bu doğru. Buna izin vermek, ancak telâfisi imkânsız büyük hatalardan çocuğu koruyacak tedbiri de almak anne babanın görevi. Bu görevi yerine getirirken bunaltıcı olmamak ise işin püf noktası.

Kısaca söylemek gerekirse, anne ve babanın iyi birer gözlemci olmaları lazım. Ayrıca da her akşam çocuğu okumaları gerekir. Çocuğu okumak, davranışlarını incelemek, davranışları arasındaki çelişkileri yakalamak, farklılaşmaları tesbit etmek ve bütün bunlardan sonuçlar çıkarmaya çalışmak anlamına gelir. Çocuğunuzu okuyabildiğiniz ölçüde tanıyabilirsiniz.

Aile içi iletişim aracılığıyla onların dünyalarına girmek mümkün Ne var ki, televizyon hayatımıza girdigireli sohbeti unuttuk. Anne pembe dizi mübtelası, baba maç hastası, ya da bitmez tükenmez ekran gevezeliklerinin doyumsuz müşterisi; çocuklarımızın sorusunu geçiştirirken bile kulaklarımız televizyonda. Aynı çatı altında ayrı dünyaları yaşıyoruz.

Her kes gitgide kendi dünyasında daha da yalnızlaşırken, çocuklar yapayalnızlaştı. Üstelik evlerimiz çok asık suratlı! Televizyonun dayattığı eğlence anlayışının dışında(eğlenenleri seyretmekle sınırlı bir eğlence anlayışı) eğlenmek yasak gibi! Neredeyse evde gülmek bile yasak!..

Çocuklarımızın eve geç gelmelerinin, hatta hiç gelmek istememelerinin sebeplerinden biri de bu. Çünkü gençler gülmeyi ve eğlenmeyi çok severler. Bu ihtiyaçlarını da aile ortamlarında giderebilmelidirler. Bunun için televizyona bile ihtiyacımız yok.

Eskiden dama vardı, satranç vardı, üç taş, dokuz taş, on iki taş oyunları vardı, uçtu uçtu vardı. Televizyon öncesinin uzun kış gecelerinde yaşlılar menkıbeler anlatır, kitap okur, zaman zaman da biz gençlerle oyun oynarlardı. Eğlenme dahil her şey aile ortamında yaşanırdı.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: