Son Dakika
19 Ağustos 2017 Cumartesi
03 Nisan 2017 Pazartesi, 09:02
Orhan Samsatlıoğlu
Orhan Samsatlıoğlu [email protected] Tüm Yazılar

ÇINAR YAPRAKLARI

(Gerçek Bir Öykü) ÇINAR YAPRAKLARI             Karın hafif hafif serpiştirdiği soğuk bir kış günüydü. .Her sabahki gibi gene erkenden kalkmış, bitişikteki camide sabah namazını kılmıştı. İki seneden beri bu mahallenin temizlik işlerine bakıyordu. Mesaisi sekizde başlamasına rağmen o, sabah namazıyla beraber başlardı sokak ve cadde temizliğine. Nasıl olsa namaz için kalkıyordu. Kalktıktan sonra bu işi […]

(Gerçek Bir Öykü)

ÇINAR YAPRAKLARI

            Karın hafif hafif serpiştirdiği soğuk bir kış günüydü. .Her sabahki gibi gene erkenden kalkmış, bitişikteki camide sabah namazını kılmıştı. İki seneden beri bu mahallenin temizlik işlerine bakıyordu. Mesaisi sekizde başlamasına rağmen o, sabah namazıyla beraber başlardı sokak ve cadde temizliğine. Nasıl olsa namaz için kalkıyordu. Kalktıktan sonra bu işi saat sekize bekletmenin gereği yoktu. Hem bu saatlerde cadde ve sokaklar daha da sakindi. Henüz yaya ve taşıt trafiği başlamadan sakin ve rahat bir şekilde işini hem tam hem de çabuk bitiriyordu. Üstelik atalarımız da; “Sabahın şerri, akşamın hayrından daha hayırlıdır.„ dememişler miydi? Bir de arkadaşlarından duyduğu; “Erken kalkan yol alır, erken yatan döl alır.„ sözü vardı öteden beri hoşuna giden… Atalarımız boşuna; “Sabah ola, hayrola!„ dememişlerdi… O da hep böyle yapardı. Sabah temizliğini, arkadaşları henüz işe başlamamışken yapar bitirir, evine dinlenmeye çekilirdi.

Namazını bitirdi. Ayakkabılarını giyip dışarı çıktı. Şadırvana doğru yürüdü. Namaza girerken bıraktığı malzemelerine baktı. Hepsi yerindeydi. Kendi elleriyle hazırladığı büyük çalı süpürgesi, şirketin verdiği tel süpürge, ucu çivili üvendiresi, kesik tenekeden yapılmış toplama faraşı hepsi olduğu gibi duruyordu. Bir defasında malzemelerini Suriyeli bir mülteci kadının aldığını görmüş, sesini çıkarmadan karanlıkta onu izlemişti. Kadın; sabahın bu saatinde gelip onları aldığına göre demek ki ihtiyacı vardı. Kendisi, şirketten yenilerini alabilirdi. Keşke izinsiz değil de isteyerek alsaydı. Gene verecekti. Hem de seve seve…

Malzemelerini aldı ve “Ya Bismillah!„ diyerek caminin önünden temizliğine başladı. İşinden memnundu. Hiçbir şikâyeti yoktu. Temizliğin dinimizin emri olduğunu gayet iyi biliyordu. Bir bildiği daha vardı: Çoluk çocuğun rızkını helal yoldan temin etmenin bir çeşit ibadet olduğunun da farkındaydı. Hatta bu şekilde, bu uğurda ölenlerin bir nevi şehit olduğunu da duymuştu. İçinden bazı duaları mırıldanarak yürüyor ve caddeyi pırıl pırıl temizleyerek ilerliyordu. Biraz sonra önceki arkadaşının yaka silktiği, şikâyetçi olduğu büyük çınar ağacının dibine geldi. Bu; asırlık devâsâ bir ağaçtı. Uzun ve oldukça iri dalları caddenin tamamını neredeyse kaplıyordu. Mahallenin simgesi sayılırdı. Bahar ve yaz aylarında yüzlerce güvercin, serçe ve kargaya tüneklik, bir o kadar insan ve arabaya da gölgelik vazifesi yapardı. Çınar deyip geçmemek gerekirdi. Mahallenin yaşlıları, kendinden önceki temizlikçi arkadaşının şikâyetçi oldukları o yaprakları asla yerde bırakmaz, hepsini toplarlardı. Söylediklerine göre kaynatıp romatizma ve kireçlenmeye karşı suyunu çay gibi içiyorlarmış. Gene o çınar ki her yaprağı insan eli gibi beş parmaklıydı. Bunun da bir hikmeti olmalıydı. Yoksa ilahi kudret, neden her yaprağı bir insan eli gibi yaratsındı?.. Eğer bir hikmeti olmasa 16.yy’ın meşhur “Sultanü’ş Şuârâ=Sairler Sultanı„ lakaplı kadı ve müderris olan şairi Baki;

      “Eşçar-ı bağ hırka-i tecride girdiler

        Bâdı- hazan çemende el aldı çenardan.„ der miydi.  Günümüz Türkçesiyle açıklayacak olursak, âlim şairin mesajını daha iyi anlarız: (Bahçedeki ağaçlar, yapraklarından arınıp Allah’ı anmak için yalnızlık hırkasını giydiler. Sonbahar rüzgârı, bahçedeki çınarın bütün yapraklarını dökerek ondan el aldı.) Hayal gücüne bakınız: Rüzgâr, tasavvuftaki müridin, şehyten “el alması na„ benzer bir olayı gerçekleştirmek için el biçimindeki yaprakları döküp muradına eriyor. Ağaçlar, üstlerindeki süsten arınıp bir yalnızlık hırkası giyerek Allah’ı anmak için köşelerine çekiliyorlar… Elhak doğrudur!.. Değil mi ki Yaratının emri olmadan bir yaprak dahi kımıldayamaz; öyleyse kadı, şair ve müderris Bakî’nin beyitinde ki mesaj da aynen geçerlidir. Velev ki şiir de olsa…

Temizlikçi Ahmet; bu beyiti, yorumunu ve açıklamasını bir cuma namazı çıkışında komşusu Orhan Hocadan zevkle dinlemiş ve bir hayli de pay çıkarmıştı kendine… Gerçek bu iken onun; çınardan, rüzgârın döktüğü yapraklardan şikâyetçi olması da neyin nesiydi?.. Malzemelerini tarihî çınarın dibine bıraktı ve yaprakları toplamaya başladı. Önce ucu çivili üvendire ile batıra batıra çivide toplayıp diziyor, sonra eliyle büyük faraşa boşaltıyordu. Üvendire ile alamadıklarını da tel ve çalı süpürge marifeti ile toplamaya çalışıyordu. Koca gövdeli ve caddeyi kaplayan dallarıyla bu çınarın yaprakları bitecek gibi değildi. Varsın olsundu. Bıkmadan, yorulup usanmadan, hepsini zevkle toplamaya razıydı. Bir ara yorulduğunu hissetti. Malzemelerini bir kenara bırakarak soluklanmaya başladı. Bir iki dakika dinlendikten sonra birdenbire hava değişti. Rüzgâr, hızını arttırarak esmeye başladı. Rüzgâr da değil, bir tipi,bir fırtınaydı. Caddedeki bütün kâğıt, poşet, yaprak vb. çöplerin hepsini sağa sola savurmaya başladı. Çınardaki yapraklar üst üste yığın yığın, öbek öbek dökülmeye başladı. Öyle ki yaprak yağmurundan göz gözü görmüyordu. Beresiyle yüzünü iyice kapatmış, yaslandığı ağaçta öyle kalakalmıştı. İçinden bazı dualar okuyor, Cenabı Allah’ın insanları afetlerden koruması için yalvarıyordu.

Bu olağanüstü tipi ve fırtına, dört beş dakika sonra yavaş yavaş sakinleşmeye başladı. Az sonra da tamamen durdu. Beresini gevşetti; gözlerini, burnunu açarak rahat bir nefes aldıktan sonra çevresine baktı. Çok ilginç bir manzarayla karşı karşıyaydı. Kendisini tam bir yaprak yığınının içinde buldu. Yapraklar neredeyse dizlerine kadar geliyordu. Bu kadar yaprağın nereden geldiğini merak ederken, başını kaldırıp yukarıya baktı. Gözlerine inanamadı. Daha beş on dakika öncesine kadar bütün caddeyi sarı bir şemsiye gibi kaplayan o yapraklardan hiç eser yoktu. Dallarda bir tanesi bile kalmamış, hepsi dökülmüştü. İçinden;     “Sen büyüksün Allah’ım! Senin sırrına erilmez, işine karışılmaz.„ diyerek bazı dualar mırıldanmaya başladı.

Malzemelerini aldı. Aşkla, şevkle birikmiş yaprak yığınlarını büyük naylon siyah torbalara doldurmaya başladı. Bir, iki, üç, dört… Kim bilir daha kaç çuval dolduracaktı bu yapraklar. Varsın, olsun… Başka zamanlarda bir ay boyunca her gün tek tek üvendire ile toplayacağı yaprakları, şimdi on beş yirmi dakikada toplayacak ve bir ay boyunca, belki de mevsim boyunca yaprak toplamaktan kurtulmuş olacaktı. Gelen geçenleri görmüyordu sanki… Sadece selam verip “ Kolay gelsin.„ diyenleri kaçırmamaya çalışıyordu. Ulu çınar, ululuğunu bir kez daha göstermişti.

 

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: