Son Dakika
17 Ekim 2017 Salı
20 Ekim 2014 Pazartesi, 07:14
Naif Karabatak
Naif Karabatak [email protected] Tüm Yazılar

Cehaletin doruğa yükseldiği an

Cehaletin doruğa yükseldiği an Cehalet, salt okuma yazma bilmemek değil. Aslında cehaletin kapsamında okuma yazma bilmemek de yok. Halk arasında “cahil” veya “cehalet” dendiğinde nedense eğitimsiz insanlar akla gelir; vicdansız insanlar değil… Tarihten günümüze en büyük cehaletin “ırk” ve “mezhep” gibi gerekçelerle yapılan kavgalar, katliamlar olduğuna şüphe duymuyorum. Sırf kendisine benzemediği için insanları öldürenler, sırf […]

Cehaletin doruğa yükseldiği an

Cehalet, salt okuma yazma bilmemek değil. Aslında cehaletin kapsamında okuma yazma bilmemek de yok. Halk arasında “cahil” veya “cehalet” dendiğinde nedense eğitimsiz insanlar akla gelir; vicdansız insanlar değil…

Tarihten günümüze en büyük cehaletin “ırk” ve “mezhep” gibi gerekçelerle yapılan kavgalar, katliamlar olduğuna şüphe duymuyorum.

Sırf kendisine benzemediği için insanları öldürenler, sırf kendi mezhebinden veya dininden olmadığı için akla hayale gelmedik işkencelere tabi tutanlar.

Sadece derisinin rengi benzeşmediği için insanları horlayan, aşağılayan, köleleştiren yapan, bir hayvan kadar değer vermeyen ve toplu olarak öldürülmelerini umursamayanlar…

Hitler gibi herkesin kendine benzemesinin ötesinde, toplumun bir kesiminin ölümü hak etme gerekçesinin Yahudi olması olarak algılayanlar…

Bu açıdan cehalet, faşizmdir…

Hem de her türlüsü…

Faşizm, aslında kendini üstün görme hastalığının doruğa çıktığı andır.

Kendisiyle ilgili her şey üstündür; soyu, sopu, ırkı, memleketi, kabilesi, aşireti, cemaati, partisi, rengi, dili, dini ve her şeyi…

Basit alışkanlıklarının olması, beceriksizliği, başarısızlığı, hırsızlığı, arsızlığı, namussuzluğu ve her türlü iğrençliği bile onun “üstün” olmasını gölgelemeye yetmez.

Faşizm, bu açıdan tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.

Çoğu bunun farkına varmaz.

Bir başkasınız faşistlikle suçlayanın faşist olması, bunun en belirgin özelliğidir.

Mesela bazı Türkleri faşistlikle suçlayan Kürtlerin, faşist olması gibi…

Veya “Kürtçü” gördüğü bir kesimi faşistlikle suçlayan Türklerin faşist olması gibi…

Çünkü faşistlik, sadece bir ırkı değil, “kendi ırkını üstün tutma hastalığı”dır.

Bu sadece ırklarda da ortaya çıkmaz.

Amerika başta olmak üzere “zenci-beyaz” ayrımı yapan ülkelerdeki “horlama-aşağılama-köleleştirme” de bu faşistliğin başlattığı acı süreçtir.

Yine Amerika başta olmak üzere birçok ülkede Kızılderililere yapılanlar da, bu faşistliğin bir sonucudur.

Bütün bunları düşündüğünüzde, cehaletin doruğa çıktığı anın, faşistliğin doğmaya başladığı an olduğunu görebiliriz.

Faşizmi sadece ırki boyutta değerlendirdiğimizde, sadece etnik savaşlar aklımıza gelir ama mezhep savaşları da faşistliğin farklı bir versiyonudur.

İŞİD’in bir kez daha gündemimize soktuğu mezhepçilik, aslında Ortadoğu’da uzun süredir devam eden karın ağrısının esas sebebidir.

Irkı, kimlikleri, soy ve sopu, farklılık olarak görmediğiniz ve bunu zenginlik olarak değerlendirmediğiniz müddetçe, sizinkini üstün, diğerlerini aşağılık görmekten de geri duramazsınız.

Mezhep de böyledir…

Sadece İslam dinine tabii olanlarda bu kavgayı görmememiz, bütün diğer dinlerde de olması, cehaletin “din” farkı gözetmediğini de gösteriyor.

Oysa mezhepler, dini daha iyi anlamak ve yaşamak için birer ekol olmanın ötesinde bir anlamı yoktur.

Ama mezhepleri, parti tutmanın da çok ötesinde fanatizme varacak derecede sahiplenenler, farklı mezhepte olanları “ölümü hak” bilecek kadar gözü dönmüş hale bürünebiliyorlar.

İşte burada mezhep ırkçılığı ve faşizmi devreye giriyor.

Cehaletin zirveye çıktığı an…

Oysa hiçbir dinde, hiçbir mezhepte, bir diğerini “ölümü hak eden” olarak öğretmiyor.

Hiçbir dini öğütte veya mezhebi anlayışta “öldürmeyi” öğütleyen bir öğreti yer almıyor.

Buna rağmen de mezhepçiliğin sebep olduğu kavgalar, katliamlar ve savaşlarla derin acılar yaşadık, yaşıyoruz ve bu gidişle de yaşamaya devam edeceğiz.

İnsanları öldüren bu cehaletin sonlanması, yine insanların “bilmesiyle” önlenebilir.

İnsan olmak, ırkıyla olmuyor.

İnsanlar, mezhebiyle adam da olmuyorlar.

Derisinin rengi, bir insanı iyi veya kötü etme sebebi değildir.

Doğduğun yer, seni üstün kılmaya sebep olmuyor.

Hatta soluduğun hava, içtiğin su, tükettiğin yiyecekler de seni adam eden değil.

Adam olmak, insan kalmak, başkasına olan saygınla ölçülebilir.

Toplum içinde yaşamanın kuralı, bir başkasını horlamak, aşağılamak veya öldürmek değildir. Aksine senin varlığının ona huzur vermesidir.

Başkasını horlayan, aşağılayan, küçümseyen, onu farklı özellikleri nedeniyle “ölümü hak eden” gören anlayış, insanlığın bir gereği değil, insanlıktan, hayvanlığa geçişi hatırlatan cehaletin tam adıdır.

Ne yazık ki, ülkemizde de yaşadıklarımız, Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrımından çok daha ötedir.

Birilerinde var olan cehaletin, doruğa çıktığı anlarda yaşadığımız krizdir.

Yoksa insanların ırkından, dininden, mezhebinden, dilinden, derisinin renginden kime ne?

 

Tweetimden seçmeler

İnsanların, yeri geldiğinde dünyanın en alçak ve en vahşi yaratığı olabileceğini unutmamanın yolu, Bosna’yı unutmamaktan geçiyor.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: