Son Dakika
20 Ağustos 2017 Pazar
16 Şubat 2017 Perşembe, 15:23
Mehmet Özçelik
Mehmet Özçelik [email protected] Tüm Yazılar

Bir Zamanlar Zaman Yoktu

Bir Zamanlar Zaman Yoktu Zaman Bediüzzamanın tabiriyle, -Nehr-i Azim, seyl- i azim- dir. Sonsuza akan büyük bir nehir, akar su, her şeyin üzerinde durmadan akan akıcı unsur. Ondandır ki araplar zamanı tarif ederken şöyle derler; Her yeniyi eskiten şeye zaman denir. Yaratılan varlıkların üzerinden akan zaman onu eskitmekte, aşındırıp yok etmektedir. Sürekli akan bir su, […]

Bir Zamanlar Zaman Yoktu

Zaman Bediüzzamanın tabiriyle, -Nehr-i Azim, seyl- i azim- dir.

Sonsuza akan büyük bir nehir, akar su, her şeyin üzerinde durmadan akan akıcı unsur.

Ondandır ki araplar zamanı tarif ederken şöyle derler; Her yeniyi eskiten şeye zaman denir.

Yaratılan varlıkların üzerinden akan zaman onu eskitmekte, aşındırıp yok etmektedir.

Sürekli akan bir su, damla halinde bile olsa koca mermeri aşındırıp delmektedir.

Zaman mahluktur. Sonradan yaratılmıştır. Zaman sanaldır. Duruma ve yere göre değişir.

Hasta birisi için bir dakika günler-aylar-yıllar mesabesinde iken, rahat bir kimse için de günler-aylar ve yıllar dakikalar gibidir.

Zaman farazidir; Geçmiş zaman-şimdiki zaman-gelecek zaman.

Şimdi içinde bulunduğumuz zaman bir müddet sonra geçmiş zaman olurken, gelecek dediğimiz zaman geldiğinde şimdiki, geçtiğinde de geçmiş zaman olmaktadır.

Âyette;” Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.”[1]

-“Bizim bir günümüz sizin elli bin yılınıza denktir.”[2]

“Andolsun Evren’i, yeryüzünü ve ikisinin arasında bulunanları altı  günde (dönemde) yarattık, hiçbir yorgunluk da duymadık.”[3]

-“Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler.”[4]

-Hadiste: “Allah vardı ve onunla birlikte hiçbir şey yoktu.”[5]

Zaman yoklukla varlık arasındaki ince bir perdedir. Bir zar ve bir berzahtır.

Zaman Allahın varlıklar üzerindeki tecellisine sürekli yenilenen bir aynasıdır.

Esmanın aynası ve yansımasıdır. Bediüzzaman zaman için;” “Bilindiği üzere, yerküresinin kendi ekseni etrafındaki hareketinden gece-gündüz, güneşin etrafındaki hareketinden de seneler meydana gelir. Güneşle beraber her bir gezegenin, hatta sâbit yıldızların ve Şemsü’ş-Şümusun dahi, her birinin kendi ekseni üstündeki hareketi, kendilerine mahsus günlerini gösterdiği gibi, kendi yörüngesi üzerindeki hareketi de bir nevi seneleri gösteriyor. Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın ezelî bir hitabı olan Kur’an’da, dünyanın farklı hareketlerinden meydana gelen zaman dilimlerine işaret edildiği gibi, bu çok uzaktaki dev güneş ve yıldızlara mahsus günlere ve senelere de işaret edilmiştir.”

Evet, kış günlerinde ve kuzey  taraflarında, güneşin doğuşu-batışı arasında dört saatlik günden ve bu yerlerde kışta sekiz dokuz saatten ibaret olan günlerden tut, tâ güneşin kendi mihveri üstünde bir aya yakın olan gününe, hattâ kozmoğrafyanın/Astronominin bildirdiğine göre, tâ “Rabbü’ş-Şi’râ” tâbiriyle Kur’ân’da adı ilân edilen ve güneşimizden büyük olan “Şi’râ” namında diğer bir güneşin, belki bin seneden ibaret olan gününden, tâ Şemsü’ş-Şümusun mihveri üstündeki elli bin seneden ibaret bir tek gününe kadar eyyâm-ı Rabbâniye/İlahî günler vardır.

“İşte göklerin ve yerine Rabbi, Şemsü’ş-Şümus ve Şi’râ’nın yaradanı, hitap ettiği vakit, o göklerin ve yerin cisimlerine ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyamları/günleri zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir. Çünkü eyyâm-ı şer’iyenin, dört saatten elli bin seneye kadar hükmü ve şümulü var.”[6]

-Ashab-ı Kehfin[7] üç yüz ve artı üç yüz dokuz sene yattıkları halde, “İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız”? dedi. (Bir kısmı) “Bir gün, ya da bir günden az”, dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.”[8]

Buhtun Nasırın zulmünden kaçan Üzeyir peygamber bir köye uğradığında her şey yanmış kül olmuş olan o köyü görünce, Allahın tekrar bunları nasıl yaratacağını görmek isteyince uyumuş ve yüz yıl yatmıştı.

-“ Yahut altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek (acaba)?” demişti. Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O, “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah, şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın. Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! (Böyle yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. (Eşeğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya getiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, biliyorum ki; şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”[9]

*Allah hem ezeli ve hem de ebedidir. Sonsuzdur. Ben ise Sonsuzluğun neresindeyim.

Niye 57 yıl önce yaratıldım da 57 trilyon veya 57 katrilyon sene önce yaratılmadım.

Yaratılışım geç mi oldu? Geç mi yaratıldım? Bu gibi sorular akla gelebilir.

Mutlak yokluk yoktur. Zira Allahın ilmi, varlığı ve isimlerinin harici ve dışı yoktur ki, var olacaklar o yoklukta olsunlar. Her şeyi kuşatan sonsuz bir ilim var.

Varlıklar varlığa çıkmadan önce, Allahın sonsuz ilminde idiler.

İrade ve Kudretin de devreye girmesiyle, varlık gerçekleşmiş oldu.

Ancak hangi zamanda yaratılmış olursak olalım, geç yaratılmış olmayız.

Zira sonsuzun matematiksel olarak 57 yıla yakınlığı ile, 57 trilyon veya 57 katrilyona yakınlığı aynıdır.

Veya sonsuza 57 yıl eklediğinizde nasıl bir artma olmazsa, aynı şekilde 57 kentrilyon eklemenizde de aynı oranda bir artma olmaz.

Diğer bir ifadeyle; sonsuzdan 57 yılı çıkardığınızda nasıl bir eksilme olmaz veya ne kalırsa, 57 kentrilyon çıkardığınızda da yine o kalır. Değişen bir şey olmaz.

Kısaca sonsuzun içerisinde bütün sayılar ve mesafeler aynı orandadırlar.

*Peki sonsuz olan cennete neden birden konulmadım da sonlu olan bir dünya hayatına geçtim.

Direk sonsuz atılsaydım nasıl olurdu? Evvela bir imtihan sırrıdır. Seçilme ve ayıklanma olacaktır.

Bir tavziftir. Önemli bir görev ile görevlendirmedir. Birazda alıştırmak için.

Daha iyi solumak ve somurmak için. Ağır gelmesin diye…

Damlanın sonsuz okyanusuna düşmesi gibi.

Sonsuza kulaç açacak olan bu insan, sonlu olan burada talim görmektedir.

Allah varlıkları niçin var etti? Varlığından haberdar etmek için.

Zira bizim olmamamız Allah için bir kayıp değilken, bizim için O’nun bilinmemesi, en büyük kayıptır. İşte o zaman gerçek yokluk olur.

Tıpkı ustanın maden halinden aldığı demir veya metali elektronik bir hale veya telefon durumuna çıkartması onun için büyük bir gelişme ve kazanç iken, ondan daha önemlisi ise, Ustanın ustalığını o sanatta göstermesidir.

Göstermemesi hem o maden için kayıp olur ve hem de onun olmaması da O sanatkâr için bir eksiklik olmuş olur.

[1] Hac.47, Secde.5.

[2] Mearic.4.

[3] Kaf-38.

[4] Kadir.3-4.

[5] Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed’u’l-Halk 1, Tevhid 22.

 

[6] Barla Lahikası.325.

[7] Kehf suresi.9-26.

[8] Kehf.19.

[9] Bakara.259.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: