25 Ekim 2016 Salı, 09:13
Mehmet Koç
Mehmet Koç [email protected] Tüm Yazılar

Bir öykü ; Hayatın Eğitimle İmtihanı

Bir öykü ; Hayatın Eğitimle İmtihanı   Kızıla çalan saç rengi ve yanaklarındaki çilleriyle sevimli bir kızımdı Zeynep. Gidemese de o okul onundu. Hani ilkokulda bir şarkı öğretilir hep; ‘Orda bir köy var uzakta gitmesek te gelmesek te o köy bizim köyümüzdür…’diye. Peki neden gitmiyoruz bu köye? Gitmediğimiz halde neden bizim peki? Köy ilkokullarının taşımalı […]

Bir öykü ; Hayatın Eğitimle İmtihanı

 

Kızıla çalan saç rengi ve yanaklarındaki çilleriyle sevimli bir kızımdı Zeynep. Gidemese de o okul onundu. Hani ilkokulda bir şarkı öğretilir hep; ‘Orda bir köy var uzakta gitmesek te gelmesek te o köy bizim köyümüzdür…’diye. Peki neden gitmiyoruz bu köye? Gitmediğimiz halde neden bizim peki?

Köy ilkokullarının taşımalı eğitimle bitirildiği yıllardı. Zeynep te okulsuz köyün ve aynı zamanda servis tahsis edilmemiş bir öğrencisiydi. Taşımalı eğitim denilen uygulamanın iç yönetmeliğine birkaç yüz metre ile takılan Zeynep okuma pahasına yakındaki ilkokula gitmek zorundaydı. Yönetmelik servis tahsisini iki kilometre ile sınırlayınca benim okul delisi kızım çarık yani ayak servisiyle okula gitmek durumundaydı.

İkidam isimli köy okula 6-7 kilometre uzaklıkta ve küçük bir köydü. Çok değil yaklaşık on yıl sonrasında yerine çok katlı apartmanlar dikilecek, parklarla ve dükkanlarla donatılacaktı. Uzak köylerden gelip buraya yerleşen İkidamlı köylüler ya yakın akrabaların yanına taşındı ya da geldikleri köylerine döndüler. Bir kısmı da şehre taşındı. Yarıcılıkla geçimini sağlayan Zeynep’in babasının başka bir geliri yoktu. Zeynep okumak zorundaydı. Her köy çocuğu gibi tütünle uğraşmak ta istemiyordu. Tütün saplamak hem çok yorucuydu hem de ellerini karartıyordu. Ağalık sisteminin hüküm sürmesi ise ayrı bir garabetti doğrusu. Yörenin ekili tarlaların önemli bir dönümü bir tek kişiye aitti. O kişi de tarlasını ekip biçmesi için yoksul ve topraksız kişilere ürünün yarısı karşılığında veriyordu.

mehmetkoc2Zeynep, toprak evlerinin sobalı odasında gece gündüz çalışırken, yorgunluğu katlanıyordu. Bir de okula yürüme derdi olmasa daha iyiydi. Yağmurun yağması ise tam bir felaketti. Orda bir okul vardı, gidemese de sınıfta olamasa da o okul Zeynep’in okuluydu. O, yine de gidiyordu. Yağmurlara aldırmadan düşerdi  yola. Çamurlara da ıslanmış olmasına da banamısın demezdi. Birinci dersin sonuna doğru girdi içeri. Sudan çıkmış balık gibiydi. Çorapları, önlüğü, parkası ve çantası… Kavuştuğu sınıfına girer girmez etrafı iyiden iyiye ısıtan sobanın yanına oturtuverdi öğretmeni.

Burası bir köy okulu değildi oysa. İkidam köyü denilen yere iki kilometreden daha az uzaklıkta bir merkez okuldu. Adını mahallenin konutlarından alan pek te altına benzemese de Altınşehir İlkokuluydu. Şehir merkezindeki bu okul, taşımalı eğitimin de merkeziydi. Civar köylerin öğrencileri bu okula taşınıyordu. Sobalı bir sınıf ve teknik alt yapısı yetersiz, donanımı kendine yetecek bir okuldu. Önceleri iki katlı bir okuldu. Tek hizmetlisiyle sekiz sınıfın tüm sobaları doldurulmalı ve sabahın ilk dersine başlanmadan önce de yakılmalıydı. Üstelik aynı anda yanmazsa diğer öğrenciler üşüyebilirdi. Bu durum, el birliği ile öğretmenler ve yöneticilerle giderilmeye çalışılıyordu.

Zeynep’i sobanın yanına oturtup ısınmasını sağlayan öğretmen, o güne kadar okumuş olduğu okul hikâyelerini, köy-öğrenci-eğitim sarmalında geçen zor ve sıkıntılı yılları aklından geçirdi.  Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki eğitimin güçlüklerini ve okullaşmanın zorluklarını günümüzde de yaşıyor olmuş olmaktan ötürü sevinmeli miydi üzülmeli miydi?

Sonraları önemli değişim ve gelişim geçiren Altınşehir İlkokulu, taşımalı eğitimin sağlayacağı yeniliklere geç te olsa kavuştu. Bilgisayarların yaygınlaştığı yılların ilk ‘Bilgi Teknolojileri’ sınıfı bu okula kuruldu. Sobalı eğitim sona erdi. Sekiz derslikli sınıfların sayısı yirmi dersliğe çıkarıldı. Kalorifer sistemi sayesinde kömürle uğraşma derdi de bitti. Sekiz yıllık zorunlu eğitimle birlikte öğretmen sayısı da arttı. İlk ve orta olmak üzere iki kademe ve aynı zamanda da sabahçı-öğleci olmak üzere ikili eğitime hız verildi. İkili eğitimin ve taşımalı eğitimin getirdiği sıkıntılar sebebiyle, taşımalı gelen öğrencilere verilen yemek kumanya şeklinde verilmeye başlandı. Her dönemin öğrencileri andımız töreninin ardından kuyruk oluşturuyor ve aldıkları kumanyaları sınıfa götürüp tüketmesi gerekiyordu. Bu durum, diğer öğrencilerle olan sosyal paylaşımı zedeliyor, istenmese de taşımalı öğrencilere karşı tepkilere yol açabiliyordu. Onlar köylüydü. Küçümsenen ve öteki olandı artık.

Taşımalı öğrencilerin bu sosyal yaranın tarafı değillerdi. Farkında olmadan, kendileri dışındaki bir sebep yüzünden öteki olmuşlardı. Hatta çoğu bu kumanyaları artık almak bile istemiyordu. Ya da alanlar da yanındaki arkadaşıyla paylaşmayı tercih ediyordu. Zorunlu sekiz yıllık eğitimin alt yapısız hayata geçirildiğini nereden bileceklerdi. Köylerin adeta boşaltılıyor olması da onların kabahati olamazdı. İşlerinin kumanya dağıtmak olmadığını bilen okul öğretmenleri ise sıkıntıları aza indirmenin çabasını yürütmek zorundaydılar.

mehmetkocBizim kızımız ise tüm bu yaşanılanların uzağındaydı. Taşımalı öğrenci statüsünde de değildi, o mahallenin şehirli öğrencisi de. Onun tek derdi vardı; okumak ve köydeki zorluklardan ailesini rahata kavuşturabilmek. Evden getirdiği zeytinli,peynirli ekmek arası ekmekle gününü geçiriyordu. Paydos zilinden sonra aynı yolu tekrar almak güç geliyordu Zeynep’e. Köy, iki kilometreden birkaç yüz metre daha azmış yönetmeliğe göre(!). Taşıma aracı verilemezmiş. Zeynep mecbur, yürüyerek gidecek okula, eve. Kendi yordamıyla ulaşımını sağlayacak zorunlu sekiz yıllık yönetmeliğe. Ya da bekleyecekti bugünleri görmeyi. Ne köy var şimdi oysa ne de okul yerinde.

Mahalle şehirleşmenin hız kazandığı dönemde gelişti. Kolonlarının gücü yetmeyince yıkılma kararı verildi Altınşehir’e. Öğretmenlerinin, öğrencilerinin yıllarca biriktirdikleri anıları yerle bir olmuştu artık. Onlarca yıl hatta yüzyıllarca ayakta durabilen yapılara imrenerek tuzla buz oluverdi Altınşehir İlkokulu binası. Cendere köprüsü de Kahta Kalesi de şaştı bu yapılara.

Zeynep orada bıraktı anılarını. Köyden ayrılmak zorunda kaldılar. Beşinci sınıfı da başka okulda tamamladı. Herkesin dilinde olan şu matematiğe direnerek, okudu ve matematik bölümünü okumaya karar verdi. Dört yıl boyunca ayak yordamıyla gidip geldiği ne okulu kalmıştı yerinde ne de zorunlu sekiz yıllık eğitim.

Sobalı sınıftaki eğitimle başlayan hayatın dayanılmaz ağırlı altında değişen yapılar, eğitim sistemleri ve sık sık yenilenen yönetmelikler…

Görkemli bir binaya takılan Altınşehir İlkokulu tabelası altında yeni öğrenciler ve yeni teknolojilerle eğitim görmeye çalışan yeni Zeynepler farklı anılar biriktirerek geleceğe ışık olmaktalar yine. Ta ki onları fark edebilen, sezebilen ve keşfedebilen öğretmenleri olana dek. Sevgiye dair yaşamı mutlu kılan nice öğrenciler geçti Altınşehir İlkokulundan ve her çocuk kendi gözlerinde bulup yaşadı hatıralarını.

Zeyneplerin umutla baktığı bir yaşam hayali ile eğitim görebildiği ve sevgiyle yol gösteren öğretmenleriyle mutlu olabileceği yarınları kim istemez ki…

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: