Son Dakika
17 Ağustos 2017 Perşembe
12 Temmuz 2017 Çarşamba, 09:04
Naif Karabatak
Naif Karabatak [email protected] Tüm Yazılar

Bir itiraf; Biz hep sonra öğrendik

Naif Karabatak   Bir itiraf; Biz hep sonra öğrendik   Bir ömrü yanlışlarla heba etmemek için, doğruyu gördüğün, inandığın ve ikna olduğun an, ondan dönmeyi bilmek, bir erdemdir. Başkaları da aynı duruma düşmesin diye yanlışları itiraf etmek, doğru gördüklerini söylemek de aynı derece de bir erdemliliktir. Bugün bir erdemlilik yapayım ama birlikte… Çocukluğumdan bu yana […]

Naif Karabatak

 

Bir itiraf; Biz hep sonra öğrendik

 

Bir ömrü yanlışlarla heba etmemek için, doğruyu gördüğün, inandığın ve ikna olduğun an, ondan dönmeyi bilmek, bir erdemdir. Başkaları da aynı duruma düşmesin diye yanlışları itiraf etmek, doğru gördüklerini söylemek de aynı derece de bir erdemliliktir.

Bugün bir erdemlilik yapayım ama birlikte…

Çocukluğumdan bu yana aynı kulvarda ama farklı düşüncelerle geldim. Arkama dönüp her baktığımda “biz şurada yanlış yapmıştık” demeyi kendime zül görmedim.

Farklılıkların bir gereklilik olduğunu, bir arada yaşayan toplumlarda, her düşünceden, her inançtan, her yaşam tarzından insan olabileceğini, olmasının doğal olduğunu çok geç anladık.

Bütün kesimlerde herkes, karşısındakini kendine benzetmeye çalıştı.

Namaz kılıyorsak, herkes namaz kılmalıydı, oruç tutuyorsak, herkes tutmalıydı.

Veya herkes Atatürk’ü sevmek zorundaydı, herkes açık giyinmek, herkes başını kapatmak…

Laiklik, kutsalıydı birilerinin ve buna uymak herkes için farz hükmündeydi.

Kimi devletin yanındaydı ve herkesin devletin yanında olması gerektiğine inanırdı.

Kimisi de devletin karşısında olmayı, bir yaşam biçimi haline getirmiş, devletin yanında olanı “satılmış” görürdü.

Türk Bayrağı, Türklerindi, Türkiye’de yaşayanların değil.

Kendini en iyi anlatma biçimini 10. yıl marşıyla sınırlandıranlara karşılık, 10. Yıl marşını öcü görenler de vardı.

Bütün cinsel tercihler sapıklıktı, sapıklık yapanların cinsel tercihindeki sorunlara bakılmadı.

Herkesi kıyafetine göre değerlendirdik.

Dış görünüş bizim için çok önemliydi; sakalı, bıyığı, saçının kesim şekli, başının örtüsünün bağlama şekli, eteğinin boyu, pantolonun darlığı…

Bazen evi, arabası, yürüdüğü yol, takıldığı kahve, yemek yediği lokanta, su içtiği çeşme bile insanları ötekileştiren basit vasıtalar oldu bizim için.

Oysa farklılıklar güzellikti.

Benim gibi düşünmeyen ama bunu söyleyemeyenler çok daha zararlıydı.

Benim gibi düşünmeyen, bunu söylediği oranda, çok daha rahat anlaşma imkânımız vardı.

Bana benzeyenlerin çoğunluğu, bir toplumda yaşama ve imtihan vesilesi değildi.

Herkes iyi olmak zorunda değildi, kötü insanlar da olmalıydı ki, iyilerin kıymeti anlaşılsın. Hem kime göre iyi, kime göre kötü, her zaman tartışılmalıydı.

Bir arada yaşarken, insanları kendine benzeterek değil, ortak değerlerde buluşarak ve bunu bir yaşam biçimi haline getirerek daha mutlu olunacağını bilmiyorduk.

İnsanların anlaşma biçiminin sadece dil olmadığını da sonra öğrendik; herkes kendi dilince konuşabilirdi ama aynı gözlerle bakar, aynı kalple sevebilirdi.

Devleti düşman bilenler, devletin bu ülkede yaşayanlardan ibaret olduğunu çok geç öğrendi, halen öğrenemeyen var.

Türk Bayrağı’nın, bu ülkede yaşayan herkesi gölgesine almasının kaçınılmaz olduğunu da, bayrağın bir ırkçılık sembolü olmadığını da bilmiyorduk, halen bilmeyen de var.

Kendi değerlerini, kendi beğenilerini, haz aldığımız her şeyi, bir başkasında da görmenin yanlışlığını da çok geç öğrendik.

Herkes maviyi severse, her yer mavi olur; ne kızılı görürsün, ne siyahı, ne de beyazı.

Herkes farklı renklere bürünmeli ama herkes de farklı rengi sevdiği için bir başkasını ayıplamamalı, horlamamalı, aşağılamamalıydı…

Herkesin aynı partiye oy verdiği, aynı camiye gittiği, aynı okulda okuduğu, aynı yolu yürüdüğü, aynı şeylerden zevk aldığı toplumlar, “robotlar toplumu” olmaya adaydı, insanların bir arada huzur içinde yaşadığı toplumlara değil.

Memleketini sevmenin yanlış olmadığını da geç öğrendik; ülkesini ve milletini sevmek ırkçılık değil, aksine yaşadığın yer ve birlikte olduğun insanları sevmekti.

Ama bu, başka memlekette yaşayanların senden daha aşağıda veya daha yukarıda olduğu anlamına gelmezdi.

Ülkelere sınır biçmek, sadece güvenlik açısından gerekliydi, dost olmak, kardeş kalmak, aynı duyguları paylaşmak, birlikte sevmek, birlikte ağlamak ve birlikte gülmeye engel değildi.

Yoksul olmanın suç olmadığını, yoksul bırakanların çok daha suçlu olduğunu da çok geç öğrenen bir toplum olduk ve halen bunun bir ayıp veya başarısızlık nedeni olarak görenler var.

Herkes, bir diğer insanla imtihandadır bu hayatta.

Bazen kendimizle, bazen eşimizle, bazen çocuklarımızla, bazen bir arada yaşadıklarımızla, bazen varlıkla, bazen yoklukla ve bazen de dünyanın diğer ucundaki acıya gark olmuşlarla…

İnsanlık, aynı dine inanmak, aynı yerde yaşamak, aynı şeyleri beğenmek değildi.

İtiraf ediyorum, bunların içinde birçoğunu ben de olması gerektiğinden çok daha geç öğrendim, halen öğrenemeyenler var ve yarın da öğrenmemiş olanlar olacaktır…

 

Tweetimden seçmeler

Irkçıların asla bir vicdan sahibi olamayacağını, yeri geldiğinde hepsinin nasıl birer caniye dönüştüğünü, 22 yıl önce Bosna’da gördük.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: