Son Dakika
24 Ağustos 2017 Perşembe
07 Ağustos 2017 Pazartesi, 08:37
Hamza Çelenk
Hamza Çelenk [email protected] Tüm Yazılar

Bir Cemil Meriç Okuması 

Bir Cemil Meriç Okuması   Merhum Cemil Meriç her aklıma geldiğinde Malcolm X’in hayatını özetlemek için kullanılan ‘’ onun hayatı bir maratondu koşarken öldü’’ ibaresi kafamda canlanır. Çünkü ancak onu doğru anlatan cümlenin bu olduğuna inanırım. Hızlı yaşayıp ömrünün söyleyeceği ‘’şeylere’’ yetinemeyeceği korkusu ile edebiyat, sanat, sosyoloji, felsefe ve kültürü ilgilendiren her konuda söz söyleyen […]

Bir Cemil Meriç Okuması

 

Merhum Cemil Meriç her aklıma geldiğinde Malcolm X’in hayatını özetlemek için kullanılan ‘’ onun hayatı bir maratondu koşarken öldü’’ ibaresi kafamda canlanır. Çünkü ancak onu doğru anlatan cümlenin bu olduğuna inanırım. Hızlı yaşayıp ömrünün söyleyeceği ‘’şeylere’’ yetinemeyeceği korkusu ile edebiyat, sanat, sosyoloji, felsefe ve kültürü ilgilendiren her konuda söz söyleyen bir adam. Bir kitap kurdu. Ama huzursuz.

İmparatorluğun dağılma aşamasında Balkanlardan gelip Hatay’a yerleşen göçmen bir ailenin çocuğu. Dört yaşına kadar annesinin sütü ile ondan sonra kitaplar ile doygunluğa ulaşan, Hatay’ın renkliliğinin içinde kimi zaman farklılığın hazzını yaşayan kimi zaman dışlanan bir göçmen çocuk. Fransız işgali altında bir Hatay. İyi bir Fransızca eğitim. Arap alfabesi ve Osmanlıca.

Farklı bir kültürün içerisinde yetişince aşırı düzeyde bir Türk Milliyetçiliğine sarılan Meriç,  belki de Arap çocukların tavırlarından zamanla dinle arasına mesafe koyuyor. Bu arada Burcher’in Madde ve Kuvvetini okuyarak materyalizme doğru yelken açıyor. Rıza Tevfik okumaları bu yeni akışını daha da perçinliyor. Derin sosyalizm okumalarının ardında ’’Buchner’in madde ve kuvveti insanı insanlığından uzaklaştırıyor. Bir yere bağlamıyor. Heyecan ve kaynaklarını kurutuyor’’ diyordu.

Meriç, Hatay’ın anavatana katılmasından sonra İstanbul’a yerleşir. Bu sefer taşralılık muamelesi ile karşılaşır. Kısa bir Elazığ’a öğretmenlik macerasından sonra yeniden İstanbul’a yerleşir ve kitabı hayatının eksenine alır.

Kitapların arasında batının büyülü dünyasını ararken kendini Himalayalar da bulur. Hint’in mistisizmini ve edebiyatını keşfeder. Hayatın sadece batı olmadığını yüksek sesle haykırır. Mukaddimenin sayfalarının arasında ‘’umran’’ı keşfeder. Zira zorla dile yerleştirilen uygarlık kelimesinin “umran”ı karşılamayacağını söyler. Zira umran bir kavmin yaptıklarının ve yaratıklarının tümü idi. Bedaviyat bunun ilk merhalesi ve hadariyetin çeşitli merhaleleri vardı. Uygarlığın temeddümü şehir medeniyetinin karşılığı idi. Oysa umran hem medeniliği hem bedeviliği kapsar.

Meriç’in en büyük savaşı ‘’müstağrip’’ olan aydınla idi. Bu ülkenin Tanzimat’tan beri su almaya başlayan bir gemi olduğunu söylüyor. Bununla beraber aydının batının düşünce formlarının gerçek ve tek düşünce formuymuş gibi aldığını ve kendi doğrularını aşındırdığını belirtiyordu.

Avrupa’nın maddi fetihlerinin, çöküş dönemi ulemasını afallattığını ve ulemanın susup sahneden çekildiğini belirtir. Bu sahneden çekilmenin yerine ‘’müstağripler’’ gelir. Bu müstağrip ‘’ hilkat garibesi’’ ve büsbütün maziden kopuktur. Ne doğulu olabilmiştir ne batılı. Oysa ne olursa olsun aydın tarihine, toplumuna angaje olmalıdır.

Cumhuriyet öncesi aydınının, cumhuriyet aydınından daha farlı olduğunu belirtiyor. En kötü ihtimalle batı dillerine hakim olmakla beraber doğu dillerine de hakimdi cumhuriyet öncesi aydın.

Bu müstağripler için İslamiyet bir abesler yığınıydı. Laik ve Pozitivist eğitimle sözde batılılaşıyorduk. Kısa sürede materyalime atıfta bulunan çoğu yazarın eserleri Türkçe ye çevrildi. Gençlerimiz bunun uğrunda düğüne gider gibi ölüme gittiler. Hiçbir düşüncenin bir ülkeden diğer ülkeye olduğu gibi aktarılamayacağını, insanın düşünce için değil; düşüncenin insan için olduğunu, batan bir ülkeyi kurtaracak sihirli bir izm’in olamayacağını ve kapitalizm içinde sosyalizm içinde doğunun sadece bir sömürü alanı olduğunu fark edemediler.

Aydını somut kişiliklere indirirken de  çeşitli aydınlar hakkında kanaatlerini belirtir. Ona göre Muallim Naci ile Recaizade’nin kanlı bıçaklı ihtilafı bir gurur meselesi idi.

Fikret ile Akif için ise “Fikret’in fil dişi kulesinde mahpus yüzde yüz ferdiyetçi bir sağcı olduğunu; Akif’in ise damarlarında tarihin  nabzı atan bir halk çocuğu, batıdaki anlamı ile bir solcu olduğunu belirtiyor. Kadere bakın ki Fikret solun, Akif sağın bayrağı yapılmış.”

Türkiye Aydınının portresini Ahmet Hamdi Tanpınar da gösterir. Zira ona göre Tanpınar bir “tereddüdün adamı”dır. Beş şehir adlı çalışması ile güya cumhuriyetin köy projesine eleştiride bulunmaya çalışırken 1960 ihtilali sonrası Menderes hakkında yazdığı bir yazıda Menderes’e ağzı köpüklü diyordu Tanpınar. Hem de ihtilalden bir hafta sonra. Daha sonraları sistemin hakim partisinden mebus olmak için yalvarıyordu. Onun için Tanpınar’ı sönmek ile yanmak arasında tereddüde düşen bir ışık olarak görür.

Aydının bu halini Eflatun’un meşhur kitabı Devletteki mağara faslına atıfta bulunur. Anlatıda sırtlarını dışarı çevirmiş yüzleri duvara dönük ve dışarının ışıklarının vurması ile gölgeleri duvara yansıyan sahtelikler dünyasından bahseder. Mağaradakiler bu sahtelikler dünyasını hayatın aslı olarak görür. Ta ki biri bir gün mağaradan kaçıp dışarıdaki dünya ile temas edip cisimlerin aslını görene kadar. Aydın ancak bu kaçma sonrası gerçek aydın durumuna ulaşır.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: