Son Dakika
22 Ekim 2017 Pazar
17 Temmuz 2017 Pazartesi, 09:09
Hamza Çelenk
Hamza Çelenk [email protected] Tüm Yazılar

Bir Bilgenin Kıyısından Geçmek

Bir Bilgenin Kıyısından Geçmek   Sezai Karakoç ve benzeri değerleri anlatmak için bir gazetenin köşe yazısının yetmeyeceğini peşinen söyleyerek giriş yapıyorum. Zira üzerinde doktora çalışmaları da dahil yüzlerce çalışmanın yapıldığı,  batının kültürel normlarının karşısında söyleyecek sözü olan bir bilge hakkında neye değinilecekti ki bir köşe yazısında. Hayatı ile ilgili algılarının kültürel formları üzerindeki etkisine mi […]

Bir Bilgenin Kıyısından Geçmek

 

Sezai Karakoç ve benzeri değerleri anlatmak için bir gazetenin köşe yazısının yetmeyeceğini peşinen söyleyerek giriş yapıyorum. Zira üzerinde doktora çalışmaları da dahil yüzlerce çalışmanın yapıldığı,  batının kültürel normlarının karşısında söyleyecek sözü olan bir bilge hakkında neye değinilecekti ki bir köşe yazısında. Hayatı ile ilgili algılarının kültürel formları üzerindeki etkisine mi değinilmeli, sanatı ve şiirine  parantez mi açılmalı,  yoksa baştan beri emek verdiği Diriliş Felsefesinin argümanlarına mı yer verilmeli? Onun için giriş diyoruz.

Sezai Karakoç’un hayatına baktığımızda Ergani’de başlayan bir hayatın Kahramanmaraş, Gaziantep, Ankara ve İstanbul duraklarının her biri ayrı ayrı bir güzelliktir. Hele buralarda ayrı zamanlarda görmüş olduğu,yaşadığı şeylerin kültürel ve düşünsel yönü üzerindeki etkisine baktığımızda bunu net olarak görme şansına sahip oluyoruz. Özellikle vefat eden kardeşi ve annesinin metafizik düşüncelerinin kökleşmesinde  etkilerini  okur aşağı yukarı görür.

Belki de üzerinde durulması gereken en önemli başlığı ‘’diriliş tezidir’’ çünkü bu bir tez olmaktan öte ‘’bir medeniyet tasavvurudur.’’ Çeşitli zamanlarda çeşitli buhranlar yaşamış bu buhranları kendi iç dinamikleri ile aşan bir medeniyetin tasavvuru.

Batı sanayi inkılabı ile günlük hayatta; Rönesans ve reform ile kültür hayatında önemli bir değişim yaşadı. Kendi kültür formlarının dışında kalan toplumlara kendi anlayışlarına ayak uydurmak için modernite diye bir kavram ortaya attı. Bundan böyle o forma ne kadar uygun hareket edilse milletler modernlik basamağında bir basamak daha yükselmiş kabul ediliyordu. Batı bu basamağı dışında idi. Çünkü  kendi anlayışlarına göre zaten en üst basamakta idiler. Diğerlerine konulan ölçüt kendilerine yaklaşma ile ilgiliydi. Batıya en fazla yaklaşan en modern toplum olacaktı.(bu konuda Mümtazer Türköne moderniteyi batı dışı toplumların kendilerine ait olmayan bir süreci yaşamalarıdır der.)

Osmanlının son dönemlerine baktığımızda da aynı şeyleri görüyoruz. Düşecek olan imparatorluğun batıya giden öğrencileri ve bürokratları daha önce farklı şekilde yapılan hatayı tekrar yaptılar. Önceki hatalar sonucu teknolojik ilerlemeler ihmal edilmişti. Daha sonra ise geri kalan imparatorluğu düzeltmek için tamamen batının kültürel kalıpları ile hareket edildi. Batının dayadığı basamağa gönüllü koştular.

Son yüzyıl içinde batının doğu algısı gittikçe sert bir zemine oturmaya başladı. Gerek ‘’Tarihin Sonu’’ adlı çalışması ile Fukuyama ve gerekse ‘’Medeniyetler Çatışması’’ adlı çalışması ile Hungtington aslında batının nazarında doğunun ne olduğu açıkça gösterdi

Fukuyama doğu ile batının karşılaşmasında doğunun yenildiğini ve tarihin batının zaferi ile sonuçlandığını belirtti. Modern dünyada liberal demokrasinin galip geldiğini dolayısıyla tarihinde sonunun geldiğini belirtti.

Hungtington ise medeniyetlerin daima çatışma içinde olduğunu asıl savaşın ise batı ile doğu arasında olduğunu belirtti. Farklı medeniyetlerin kültür,sanat,ekonomi,ve siyasal anlamda yeni çatışma alanları oluşturduğunu söyledi.

Birincisinin tarihin sonu tezinden sonra batı hala dünyanın bir çok yerinde işgale devam ediyordu. İkincisi ise tezinden uzun bir süre sonra teziyle ilgili yanılma alanlarından bahsediyordu.

İşte tam burada Sezai karakoç’un ‘’Diriliş Tezi’’ büyük anlam kazanıyor.zira dirilişe yüklediği anlam uyanış ve yeniden doğmayı da aşan bir düşünce  idi. Dirilişi uyanışla kurtuluş arasındaki ilerleme ve oluşma vetiresi diyordu. Karakoç toplumun yaşadığı bozgunun onun metafizik bağlarının kopmasına bağlıyor,ve kendi iç dinamikleri ile daha önce buhranlar ne şekil atlatılmış ise yine atlatılabileceğini söylüyor.

Karakoç ile ilgili diğer önemli bir nokta onun edebi kişiliği ile ilgili olan yanıdır. O ikinci yeniler gibi aynı dönemde yaşayıp aynı konulara değinmekle birlikte ikinci yeniler ile sadece şekil formlarının aynı olduğunu söylüyor. Biçim dışında bir benzerliklerinin olmadığını belirtiyor.

Şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Eskilerin menkıbe dedikleri Leyla İle Mecnunu yeniden yorumlayarak geleneği de reddetmedi. ( üzerinde doktora çalışması yapan İlhan genç Karakoç’un Leyle ile Mecnununu Fuzuli’ninkinden daha aşağı olmadığını belirtiyor)

Şiirini metafizik ile yoğurarak şiir-i poetikasını oturttu. Modern sanattaki soyutlamanın ‘’İslam Anlayışına’’ uygun olduğunu söyledi ve şiirlerini bu yönde geliştirdi.

Dediğim gibi ancak böyle bir bilgeden bahsedildiği zaman  böyle kısa notlar ve zamanla ancak kıyısında geçilir.

Haa… unutmadan şunu da ekleyelim. Sezai Karakoçu eğer sadece Mona Rosa şiiri ile tanıyorsanız size tavsiyem Hızırla Kırk saat ve Taha’nın Kitabını da okuyun. Asıl o zaman Karakoç’u tanımaya başlarsınız.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: