Son Dakika
23 Ekim 2017 Pazartesi
22 Ekim 2016 Cumartesi, 11:56

Bilge Kral: Aliya   “Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü. Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r-Rüşd’ü? İbn-i Sînâ niye yok? Nerde Gazâlî görelim? Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim? En büyük fâzılınız: Bunların âsârından, Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma’nâ çıkaran, Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ, İhtiyâcâtını kâbil […]

Bilge Kral: Aliya

 

“Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü.

Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r-Rüşd’ü?

İbn-i Sînâ niye yok? Nerde Gazâlî görelim?

Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?

En büyük fâzılınız: Bunların âsârından,

Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma’nâ çıkaran,

Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ,

İhtiyâcâtını kâbil mi telâfı? Aslâ.

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,

Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.

Kuru da’vâ ile olmaz bu, fakat ilim ister;

Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster?”

diyor Mehmet Akif, yaşadığı devri aydınlatan âlim, ârif ve önder şahsiyetlerin yokluğundan şikayet ederek..

İslam’ın en uzun ve en karanlık yüzyılında deniz feneri misali, yolunu şaşırmışlara umut ışığı olan şahs-ı münevverlerin yokluğu ya da azlığında Akif haklı.. Hele de modernitenin tüm iştihasıyla insanı maddeye, tüketmeye, hıza ve hazza köleleştirdiği son yarım asırda beka pınarından bir damla olan insan ruhunu özgürleştirmeye çağıran, bunun için çalışan aydınlık ruhlar yok denecek kadar az. İşte Akif’in “göster” dediği o kudrette adamlardan biri de Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç..

“Ben bir Müslüman’ım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da öyle hissedeceğim. Çünkü İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı…”  diyen Aliya İzzetbegoviç, 1925‘de Bosna-Hersek’in Bosanski Samac ilinde doğdu. 1946 yılında Genç Müslümanlar Örgütü’ne üye olmaktan üç yıl hapse mahkum edildi. II. Dünya Savaşı sırasında Mladi Müslimani ( Genç Müslümanlar) birliğine katılmıştı. Henüz on beş yaşındaydı. Anti-faşist olan bu birliğin amacı Balkanlarda Müslümanlığı tekrar diriltmekti.

“Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camiye dâvet ediyorum.”  diyen Bediüzzaman gibi o da kendi coğrafyasında Müslümanların İslamlaşmasını kendine misyon olarak benimsemişti.

Hapisten çıkan Aliya, Saraybosna’da 1956’da Saraybosna Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra uzun yıllar avukatlık ve hukuk danışmanlığı yapacak bir yandan da siyasi faaliyetlerini sürdürecekti. 1960’lı yıllarda İslam Deklarasyonu adıyla kaleme aldığı kitabıyla yeniden mahkumiyeti başlamıştı. 1983 yılında düşüncelerinden dolayı 14 yıl hapse mahkum oldu. Cezasının beş yılını hapiste geçirdi. Yugoslavya’nın dağılma sü­recine girdiği dönemde Demokratik Eylem Partisi (SDA)‘ni kur­du ve genel başkanı seçildi.

Sırpların Bosna-Hersek Cumhuriyetine karşı başlattığı savaş boyunca Aliya İzzetbegoviç, bağımsızlık savaşına liderlik yaptı. Yıl 1995 Temmuz’uydu. Srebrenika’da birkaç gün içinde sadece yedi sekiz bin kişiyi katletmişti Sırplar… Aliya ve halkı bin iki yüz gün kuşatma altında kalırken dünya bu olaya seyirci kalmıştı.

Saraybosna’da on binden fazla insan öldü ve bunun 1300’ü çocuktu. Ölülerini gömecek mezarlık kalmadığından parklar bile mezarlık haline getirilmişti. Müslümanlarsa herhangi bir askeri destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek’in önemli şehirlerini işgal ettiler.. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslâmi izler taşıyan tarihi eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı. Savaşın sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek’teki iç savaşın aldığı can sayısı 250 bini, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı. 1995 yılında savaşa son veren Dayton Anlaşması imzalandı.

Aliya, bu antlaşma için “Hayatımda en zor attığım imza olmuştur. Ne yazık ki bütün ideallerimizin yok olmaması için bu anlaşmayı imzalamak zorundaydık.”diyecekti. Dayton Barış Antlaşması’nın mimarı Richard Holbrooke onun için şöyle diyecekti: “Eğer Aliya İzzetbegoviç ve onun kararlı tutumu olmasaydı, bugün Bosna-Hersek diye bir devlet olmayacaktı”.

“Ben, İslam’ı ve mücadele şuurunu Mevdudi, Seyyid Kutup, Hasan el-Benna ve Fazlurrahman gibi âlimlerin kitaplarından öğrendim.” diyen, cesur, inançlı ,azimli, entelektüel, bilge, zahid, eylem adamı kişiliğiyle Aliya, yeni bir lider tipinin öncüsü oldu. “Ey teslimiyet, senin adın İslam’dır.” diyen Aliya İzzetbegoviç 2003 yılında rahmet-i Rahman’a ruhunu teslim etti.

“Gözlerinden salıncaklar kuruludur gökyüzüne… Ufka ayarlı bakışlarından yarınlara adanmış zaferler tüter.  Sessiz bir çığlıktır o… Kuşatılmış duyguların, hapsedilmiş hayallerin özgürlüğe açılan kapısıdır. Yalnızlığı sürgün etmeye meyilli olanların yanı başındadır.  Ümidi tükenenlere bir ümittir o… Barışa inananların gönül yıldızıdır… Bir hayali binlerle bölüşen gönüllerin fatihi Aliya İzzetbegoviç’tir o…”

“Yeryüzünün öğretmeni olmak için gökyüzünün öğrencisi olmaya çalışan” Aliya’nın imkânsız görüneni gerçekleştire­cek ve her türlü zorlukla başa çıkacak bir nesil umudu vardı. “İslam’da do­ğan ve yenilgi ve aşağılanma içinde büyüyen, yeni İsla­mi vatanperverliği içinde birleşmiş, eski ihtişam ile baş­kasının yardımına dayalı hayatı reddedecek ve hakikat, hayat ve şerefi temsil eden hedefler etrafında toplanacak bu neslin” çağın problemlerine karşı istikamet bulabilmesi için “İslam Deklarasyonu ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, Doğu ve Batı Arasında İslam, Tarihe Tanıklığım, Köle Olmayacağız, Özgürlüğe Kaçışım” gibi eserler verdi.

“Artık Bosna Hersek hür ve bayrağımız kendi topraklarımızda dalgalanıyor. Selam sana ey halkım. İmanınıza, bayrağınıza ve devletinize sımsıkı sarılın.” diyordu Aliya İzzetbegoviç… Bosna-Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa’nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermişti. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdi. Yukarda sürecini kısaca anlatmaya çalıştığım Bosna savaşı ifadesini bugün Halep diye okuyun, Suriye diye okuyun.. resmin aynı olduğunu, dünden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini hatta vahşetin daha da arttığını çok net göreceksiniz: ……….’te birkaç gün içinde sadece yedi sekiz bin kişi katledilmişti. …………..halkı bin iki yüz gün kuşatma altında kalırken dünya bu olaya seyirci kalmıştı. …………’te …… binden fazla insan öldü ve bunun 11.924’ü çocuktu. …………..’lar, işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslâmi izler taşıyan tarihi eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı. Savaşın sonuna gelindiğinde ……………………’deki iç savaşın aldığı can sayısı ……. bini, göçe zorladığı insan sayısı ise ……………. milyonu aşmıştı.”

Cemil Meriç’in “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, biz artık Türk ve Müslüman değiliz, size benzedik desek bile Avrupalı’nın gözünde biz Osmanlı’yız. Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli bir düşman. Olimpos Dağı‘nın tahammülsüz çocukları, Hira Dağı’nın evlatlarını hep bu gözle gördüler.” diye bir tespiti var.. Son zamanlarda ülkemizde ve coğrafyamızda yaşanan hazin olaylar, Batı’nın artık zahiren ve aleniyen göstermekten çekinmediği haçlı kimliğinden ve amaçlarından hiçbir vakit vazgeçmediğinin kanıtı. İmanımıza, bayrağımıza ve devletimize sımsıkı sarılmanın gayet mühim olduğu bugünlerde Bilge kralı rahmetle anıyor ve onun müteal ideallerini gerçekleştirme şuurunda ve yolunda olan herkesi selamlıyorum.

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: