Son Dakika
23 Ekim 2017 Pazartesi
12 Haziran 2017 Pazartesi, 07:01
Orhan Samsatlıoğlu
Orhan Samsatlıoğlu [email protected] Tüm Yazılar

Berber Çırağı Suriyeli Ali

Berber Çırağı Suriyeli Ali Gerçek bir öykü Maraş’taki mülteci kampından Ankara’ya geleli üç ay olmuştu. Akrabaları Mustafa’nın kendilerine bulduğu yıkılacak bir eski dubleks evde annesi, babası ve kendisinden küçük iki kız kardeşiyle yaşıyorlardı. Bitişik apartmandaki Fatma teyze sayesinde bir ev için gereken her şeyleri olmuştu. Fatma teyze, oğlu ve geliniyle birlikte muhtardan başlayarak bütün mahalleyi […]

Berber Çırağı Suriyeli Ali

Gerçek bir öykü

Maraş’taki mülteci kampından Ankara’ya geleli üç ay olmuştu. Akrabaları Mustafa’nın kendilerine bulduğu yıkılacak bir eski dubleks evde annesi, babası ve kendisinden küçük iki kız kardeşiyle yaşıyorlardı. Bitişik apartmandaki Fatma teyze sayesinde bir ev için gereken her şeyleri olmuştu. Fatma teyze, oğlu ve geliniyle birlikte muhtardan başlayarak bütün mahalleyi dolaşmış ve durumlarını anlatıp yardımda bulunmalarını isteyince, komşuları adeta bir yardım yarışına girmişlerdi. Üç aydan beri kolilerle, poşetlerle, torbalarla yiyecek-içecek ve giyecek gelmiş; odanın biri tümüyle dolu bir kiler, bir ambar halini almıştı. Belediye ile Deniz Feneri de beyaz eşya ihtiyaçlarını karşılamıştı. Suriye’de bile sahip olamadıkları buzdolabına, tüplü fırtına, çamaşır makinesine burada sahip olmuşlardı. Odunlukları ağzına kadar kömür ve odunla doldurulmuştu. Buzdolabında kilolarca et ve bir o kadar da tavuk vardı. Artık günde üç öğün sıcak yemek vardı sofralarında.

Evin reisi Ahmet, gelişlerinin ikinci haftasında akrabası Mustafa ile beraber çöplüklerden kâğıt, karton, naylon ve cam toplayarak para kazanmaya çalışıyordu. Mustafa, daha önceden oğlu için yaptırdığı tekerlekli hararı ona vermişti. Sabah namazından sonra Mustafa’yla birlikte sokak sokak dolaşıp, işe yarar atıkları hararına dolduruyordu. Günde iki harar dolusu atık topluyordu. Topladıklarını, Mustafa’yla beraber semt pazarının yanındaki ardiyeye götürüp, atıkçı Bekir’e satıyorlardı. Bekir, yıllarca bu işi yapmış ve bundan ev, dükkân ve tarla sahibi olmuştu. Artık kıdemli bir atıkçı olduğundan, mahalle aralarında dolaşmayı bırakmış, bu işin toptancısı olmuştu. Gün boyu kamyonetiyle ardiyede bekliyor, getirilen dolu hararları el kantarıyla tartarak harar başına on lira veriyordu. Kendisi de doldurduğu kamyoneti sanayiye götürerek iki üç katına sanayicilere satıyordu.

Ali, iki haftadan beri evlerinin dört beş apartman üstündeki bir berberde çırak olarak çalışıyordu. İkinci dönemin ortaları olduğundan okula gitmemiş, gidememişti. Ustası, dükkânın anahtarlarını kendisine vermişti. Babasıyla birlikte sabah namazına kalkıyor, beraber namaz kıldıktan sonra annesiyle kahvaltılarını yapıp dükkânı açmaya gidiyordu. Kombiyi ve elektrikli ısıtıcıyı açıyor, önce dışarıyı güzelce süpürüp karları kürüyor, ardından paspasla bir güzel temizliyordu. Komşu dükkânların önü ve kaldırımları karla kaplıyken, berber dükkânının önü tertemiz, pırıl pırıldı. Aynı temizlik ve tertip, dükkânın içinde de hissediliyordu. Bütün lavabolar pırıl pırıldı. Eşyalar, araç-gereçler, koltuk ve kanepeleri tek tek elden geçiriyor, tertemiz yapıp yerlerine koyuyordu. Bütün bu işleri yaparken elden geçirdiği her eşyanın ismini tek tek birkaç defa tekrarlıyor; öğrenmeye, ezberlemeye çalışıyordu.

Ali işe başlayalı berber dükkânı bir saniyeliğine bile boş kalmıyordu. Müşterilerin biri gidiyor, ikisi geliyordu. Sanki bir bereket gelmişti Ali’yle beraber.

Ustası da bunun farkındaydı. Onun için Ali’yi bir çırak gibi değil, öz kardeşi, oğlu gibi seviyor ve gözetiyordu. Müşterileri tıraş ederken arada bir bilerek Ali’ye takılıp şakalar espriler yapıyordu. Bir vesile ile Ali’nin Suriye’den yeni geldiğini müşterilerine hatırlatıyor ve bahşiş konusunda onu boş bırakmamalarını ima ediyordu. Müşteriler de bunu öğrendiklerinde Ali’yi boş bırakmıyor, cömert bahşişlerle onu ödüllendiriyorlardı. Günlük bahşişi, babasının iki üç katını buluyordu. Dükkânı kapatıp eve gittiğinde kendinden emin bir aile reisi rahatlığı yaşıyordu. Annesi ve kardeşleri, aynı saatte kendisini kapıda karşılıyor, öperek içeri alıyorlardı. Dükkânda ustasıyla birlikte yemek yemiş olmasına karşın annesi kendi eliyle pişirdiklerinden yedirmeden rahat etmiyordu. Her akşam aynı saatte bir misafir gibi karşılanıp izzet, ikram görüyordu.

Ne iyi etmiş de gelmişlerdi Ankara’ya. Burası, Suriye’den çok daha rahat ve iyi bir yerdi. Hayatlarında böyle hayırsever ve iyi insanlar görmemişlerdi. Üç ay içinde bütün yabancılıkları gitmiş, kendilerini doğma büyüme mahalleli gibi görmeye başlamışlardı.

Ali, annesinin hazırladığı lahmacunları yedikten sonra komşuların getirdiği divana geçerek babasının yanına oturdu. Cebinden o gün kazandığı paraları çıkararak divana bıraktı:

—Al baba. Bugünkü kazancım bu. Bakalım hangimiz daha çok kazanmışız…

Ahmet, divana bırakılan bozuk paraları büyük bir titizlikle tek tek saydı:

—Beş, on, on beş, yirmi, yirmi beş… Tam otuz lira oğlum. Bugünkü kazancın daha bereketli. Otuz liran olmuş oğlum. Annene verelim de diğerlerine eklesin.

—Peki baba. Ama kardeşlerimin simit ve çikolata paralarını ayırmayı unutma!

—Tamam oğlum, dedi babası. Beş lirayı ayırarak eşi Ayşe’ye verdi.

Ayşe, deminden beri baba-oğul arasındaki bu diyaloğu, bu mutluluğu sevinç gözyaşlarıyla izliyor, her zamanki gibi peş peşe mırıldanarak dua ediyordu. Sevinçle sobanın başından kalkıp oğlunun yanına gitti. Çocukların simit parasını alıp cebine koydu. Ali’ye sarılıp kucaklamaya, okşamaya, peş peşe öpmeye başladı. Ana-oğul, uzunca bir süre öylece kalakaldılar. Şimdi ağlama sırası Ahmet’teydi. Bu kez o hem ağlıyor, hem de dua ediyordu. Karşısındaki tabloyu doyasıya seyrettikten sonra:

—Haydi oğlum, vakit epey ilerledi. Kardeşlerin çoktan uyudular. Yarın erkenden kalkacağız. Şimdi yatağımıza geçip uyuyalım. Sen de yorgunsun. Haydi evladım! Allah rahatlık versin., diyerek oğluna sarılıp öptü. Ali de ikisinin elini öperek kardeşleriyle birlikte yatacakları odasına geçti. Ayaklarının ucuna basarak üstünü değiştirdi. Odası sıcak, yatağı sıcacıktı. Yavaşça yatağına uzandı. Yorganını başına çekerek uyumaya çalıştı. Uzanır uzanmaz günlük yorgunluğun etkisiyle derin bir uykuya daldı. Kim bilir uykusunda ne rüyalar görecek, nerelere gidecekti…

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: