16 Haziran 2017 Cuma, 10:29
Orhan Samsatlıoğlu
Orhan Samsatlıoğlu orhansamsatlioglu0022@gmail.com Tüm Yazılar

Adıyaman İçin Aynı Noktaya Vurmak

Adıyaman İçin Aynı Noktaya Vurmak Sosyolojik olarak her bireyin hayatı boyunca kendine göre belirlediği birtakım hedefleri olduğu gibi toplumların da ulaşmak istedikleri bazı hedefleri vardır. Örneğin; köy iseniz, daha gelişmiş ve daha büyük bir köy; kasaba iseniz, daha kalkınmış ve daha modern bir kasaba; kent iseniz, her yönüyle gelişmiş daha büyük ve daha ileri bir […]

Adıyaman İçin Aynı Noktaya Vurmak

Sosyolojik olarak her bireyin hayatı boyunca kendine göre belirlediği birtakım hedefleri olduğu gibi toplumların da ulaşmak istedikleri bazı hedefleri vardır. Örneğin; köy iseniz, daha gelişmiş ve daha büyük bir köy; kasaba iseniz, daha kalkınmış ve daha modern bir kasaba; kent iseniz, her yönüyle gelişmiş daha büyük ve daha ileri bir kent olmak istersiniz. Bunlar; ilerlemenin, kalkınmanın, gelişmenin, refah ve huzurun normal istek ve arzuları, toplumsal gelişim ve değişmenin kaçınılmaz sonuçları.

Sözü hiç evirip çevirmeden Adıyaman’ımıza getirmek istiyorum. Tarihi ve geçmişiyle birçok medeniyetin merkezi olan Adıyaman, sahip olduğu bu ezelî arka plana rağmen bugün istenen konuma, hak ettiği yere gelebilmiş midir? Hayır. Bu “hayır„ı bir şikâyet, bir yakınma olarak söylemiyorum. Sadece bir durum tesbiti olarak söylüyorum. Maksadımız; bazı hemşehrilerimizin yıllardan beri dillerine pelesenk ettikleri  “Sahipsizlik edebiyatı„ yapmak değil. Zira yıllardan beri yaptığımız bu edebiyattan artık gına geldik! Çünkü Adıyaman’ımız artık sahipsiz değil. Altmış yetmiş yıl önceki alışkanlığımızdan kurtulamayıp hâlâ sahipsizlik edebiyatı yapmanın modası çoktan geçti. Artık laf değil, iş üretme zamanıdır. Gün, Adıyaman için bir ve beraber olma günüdür. Siyasî düşünce farklılıklarının, ufak tefek kırgınlık ve dargınlıkların, farklı frekanslarda olmanın terk edilip aynı hedefe yönelmenin, aynı noktaya vurmanın hem yeri hem de vaktidir.

Peki; nasıl olacak bu iş? Gayet kolay: Adıyaman için aynı hedefe kilitlenmek ve aynı noktaya vurmak… Daha basit bir söylemle, birlik ve beraberlik içinde hareket etmek… Şöyle azıcık geriye dönüp baktığımızda, her ama her alanda artık eski Adıyaman olmadığımızı çok net olarak görüyoruz. Kapı komşularımız Antep veya Urfa’nın şu anda bizden daha ileride olması, kötümser ve karamsar olmamız için asla bir gerekçe değildir ve de olmamalıdır. Sözün burasında aklıma bir kamyon yazısı (şoför edebiyatı) geliyor. Kamyonun ön siperliğinde aynen şunlar yazılıydı: “Nazar etme ne olur? Çalış senin de olur.„ Ne kadar güzel, ne kadar veciz bir söz değil mi? Hepsi bu… Çalışmak… El ele, omuz omuza, sırt sırta vererek çalışmak… Bunun yetkilisi, yetkisizi yok. Etkili, etkisizi de yok. Hepimiz, herkes kendi konumu, gücü ve imkânı dahilinde hem yetkili hem de etkiliyiz. Çözümü, formülü, çareyi başka yer ve kişilerde aramak, topu taca atmaktan başka bir şey değildir. Oysa önemli olan, topu oyunda tutmak değil midir?

Antep, Antep„ diye ikide bir temcit pilavı gibi pişirip servis yapıyoruz da Antep’in bu işi nasıl çözdüğüne pek de zaman ayırıp kafa yormuyoruz. Elli altmış yıldan beri bu gelişmeleri nasıl başardıklarını sorduğum bütün Antepliler, bana hep şunu söylemişlerdir: “Biz, gelişmemizi el ele vermemize borçluyuz. Bizde aşırı derecede bir birlik ve beraberlik vardır. İki kişi bir araya geldiğimizde bir ortaklık, üç kişi olursak bir atölye, dört kişi olursak bir şirket, beş kişi olduğumuzda bir fabrika kurarız. İşin sırrı burada.„ İşte size Antep’in gelişmedeki sırrı ve sihirli formülü… Hepsi bu. Bunu milletvekilleri değil, el emekleri, göz nurları ve alın terleriyle Antepliler başarmışlar ve hâlâ da sürdürmektedirler. Hafızalarımızı yokladığımızda Antep’in her iktidar döneminde mutlaka bir iki yatırımcı bakanlarının, tuttuğunu koparan milletvekillerinin olmadığı da ortada… Demek ki bu iş, milletvekillerine, valilere, bakanlara, belediye başkanlarına bırakılarak uzaktan eleştirilecek bir mesele değil. Tamam, çuvaldızı bu üst düzey yetkililere batırırken iğneyi de kendimize batırmamız gerekmez mi?

Yazılı ve görsel basının görevi elbette tolumun sorunlarına ayna tutmak, topluma tercüman olmaktır. Ancak bu, sadece bürokratları ve siyasileri eleştirmekle olmamalı, toplumun diğer bütün birey ve katmanlarına da yayılmalı. En sade vatandaşından STK’sına, kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına herkesi kapsamalı, herkesi tetiklemeli. Öneri ve rehberlikler herkes için olmalı.

Bugün Allah’a şükür artık eski Adıyaman değiliz. Unumuz, yağımız, şekerimiz var mı, var. Helva yapmak için neyimiz eksik? Bunları karacak, yoğuracak ehil ellere ihtiyacımız var. Aslında o ehil eller de var ve hazır. Son beş on yıldan beri onlar da her alanda üzerlerine düşeni yapmaya başlamış bulunuyorlar. Gidişat hiç de kötü değil. Çok güzel ve umut verici.

Bu örnekleri vermedeki amacım; “Adıyaman, her alandaki gelişme ve kalkınmasını tamamlamıştır. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.„ demek istemiyorum. Asla!.. Bir şehrin sosyal, ekonomik, endüstriyel, altyapı, üstyapı ihtiyaçları biter mi? Bitmez elbette… Kalkınmak, gelişmek, çağı yakalamak, komşularımıza kavuşmak için elbette daha çok isteyeceğiz. Sorunlarımızı, ihtiyaçlarımızı, ilgili platformlarda elbette sık sık ve daha gür seslerle dile getireceğiz. Nasıl mı? Hep birlikte… El ele, omuz omuza, sırt sırta vererek… Siyasileri, yöneticileri, sanayicisi, iş adamları, STK’ları, medyası ve tüm Adıyamanlılar olarak birlikte yapacağız bu işi. Sahipsizlik edebiyatı yaparak değil, üzerimize düşenleri yaparak başaracağız bunu. Örneğin; yere çöp atmayan bir hemşehrimiz şehri temiz tuttuğu için görevini yapmıştır. Bir çiçeği, bir ağacın dalını gözü gibi esirgeyen vatandaşımız da kalkınmamız için görevini yapmıştır. Çeşmeyi boşa akıtmayıp su israfını engelleyen kardeşimiz de kalkınmadaki görevini yapmıştır. En küçük memurundan tutunuz, en üst yöneticisine kadar gece gündüz çalışan bürokrat ve yöneticilerimiz de bu konudaki görevlerini yapmışlardır, yapmaktadırlar. Yol, su, baraj, fabrika, köprü, hızlı tren, teşvik, ağır sanayi için koşuşturan siyasetçilerimiz de görevlerini yapmış, yapmakta ve yapacaklardır elbet. Bunun seni, beni yok; biz varız, hepimiz var olmak zorundayız. Rahmetli Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Bu dâvâ büyük„ Evet, gerçekten çok büyük. Öyle kenara çekilip sadece yükü dört beş siyasînin omuzlarına yüklemek yok. Bu yük hepimizin. Herkes taşın bir ucundan tutmalı. Kimi parmağını, kimi elini, kimi kolunu, kimi de bedenini taşın altına koymalı. Maddî ve manevî gücü neye yetiyorsa, o oranda… Ağlamayan bebeğe mama verilmediğini biliyoruz elbet. Ancak; ağlamak demek; karınca kadarınca da olsa üzerine düşeni yapmadan, TBMM duvarlarını ağlama duvarına dönüştürmek olmamalı. Nerede, ne zaman, nasıl, niçin, ne kadar ağlayacağımızı bilmemiz gerekir. Bu ağlamaya da artık yeni formatlar atmak durumundayız. Bunlar miting, yürüyüş, seminer, forum, konferans, şenlik, basın yayın, dilekçe mesaj, tweet… her ne ise onlarla yapılmalı. Bu dâvâ; bütün ilçelerdeki, bütün kasaba ve köylerdeki hepimizin, herkesin dâvâsıdır. Hepimizin bunun için yapabileceğimiz bir şeyler mutlaka vardır. Yeter ki maddî ve manevî gücümüzle aynı hedefe odaklanıp aynı noktaya vuralım. Zira güzel Adıyaman’ımız, her şeyin en iyisine layıktır. Onun içindir ki hep söylüyoruz: Seni sevmek ibadet. Maksat Adıyaman’sa gerisi teferruat.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: