Son Dakika
23 Ekim 2017 Pazartesi

“Ya inananlar gibi yaşayacaksın, ya da inanmayacaksın”

09 Aralık 2014 Salı, 10:25

Ali Koçak Hoca Anısına

 

“Ya inananlar gibi yaşayacaksın, ya da inanmayacaksın”

 

13 Mayıs 2005 tarihinde, Naif Karabatak ve Mehmet Emin Danış’ın birlikte hazırladığı Hafta Sonu Sohbetlerine konuşan Ali Koçak Hoca, 7 Aralık 2014 tarihinde Hakka yürüdü. O’nun hatırasına, çok geniş ve kapsamlı bu söyleşiyi yeniden yayınlıyoruz.

 

 

 

-Ali Koçak’ı sizin ağzınızdan tanıyabilir miyiz?

-15 Temmuz 1932 Adıyaman doğumluyum. O zaman Adıyaman çok küçük bir yerdi. İmamağa Mahallesinde küçük bir evde doğmuşum. Babam Osman Nuri Koçak, Ağa dayı olarak tanınırdı. Ağalıkla bir alakası yok ama öyle denmiş. Biz üçü erkek, ikisi kız beş kardeşiz. 1940 yılında ilkokula başladım. Fakat sınıfta kalınca okulu bırakmak zorunda kaldım.

-Okulu bırakınca ne yaptınız?

-Babam çok hareketli bir insandı. Biraz da ekonomik nedenlerle Malatya’ya göç etmek durumunda kaldık. Sürgü ve Doğanşehir’de, bir yıl kaldıktan, sonra tekrar Adıyaman’a geldik. Dolayısıyla ilkokulu bitiremedim.

-Malatya’da neden okula gitmediniz?

-Orada devam ettim ama yine yarım kaldı. Daha sonra Gaziantep’e göç ettik. Orada beş yıl kaldık. Ben orada müziğe merak sardım. Bir emekli polis memuru vardı. Kemanı pratik olarak biliyordu. Ondan ders aldım. Keman çalmayı şöyle böyle öğrendim.

-Eskiden Adıyaman’da tarım arazisi çok olurmuş ve halkın büyük bir kesimi de ya çiftçiymiş, ya da bağcılık yaparlarmış, siz hiç çiftçilik yaptınız mı, bağ veya bahçeyle uğraştınız mı?

-Hayır, ama bir ara amcamın traktörü vardı. Onunla çift sürdüm.

-Resme merakınız varmış?

-Evet. Yağlı boya ile tablo yapardım. Şimdi hiç biri kalmadı. Çoğunluğunu tanıdıklarıma verdim.

-Peki, tekrar denemediniz mi?

-İnanın yağlıboya da var ama deneyecek zaman bulamadım.

 

Müzik İnsanı Huzura Kavuşturur

-Müziğe merak sarmanızda özel bir neden var mıydı?

-Nedeni yok. Kimseden etkilenmedim. Nihayetinde müzik güzel bir şey. İnsanı fikren huzura kavuşturan bir duygu. Bu sebeple de müziği sevdim ve devam ettim. Müziğin faydasını gördüm, beni caddelerden, sokaklardan alıkoydu. Sonra oradan da Ankara’ya gittim. Ankara’da musiki cemiyetine devam ettim. O zaman Musikiyi Sevenler Derneği vardı.

 

Nota’yı Ankara’da Öğrendim

-Ankara’da ne yapıyordunuz?

-Orada halam oğluyla birlikte gömlek ve pijama üzerine terzi dükkanı açtık. Daha sonra ailem de Ankara’ya geldi. Orada sel felaketi oldu. Biz de mecburen tekrar Adıyaman’a döndük. Ben notayı orada öğrendim. Hatta şunu da ilave edeyim. Bana dediler ki; “Bir bahçemiz var. Orada sen de görev al. Keman çalarsın veya şarkı söylersin.” Ben kabul etmedim ve “bunu sırf bir sanat olsun diye kendim için öğreniyorum” dedim. “Yaparsın” dediler, ben “Yapamam” dedim. Ondan sonra “o zaman cemiyetimize devam edemezsin” dediler. Ben de devam etmedim ve oradan ayrıldım. Adıyaman’a geldim ve babamla birlikte terziliğe devam ettik. Ondan sonra üç beş arkadaşla hatta Fadıl Binzet bey de vardı, Musiki Cemiyeti açtık. Önce Tenekeciler Pazarında “Yıldız” diye bir yer vardı, oradaydık. Orası yandı, biz de Cumhuriyet İlkokulunun orada faaliyet gösterdik. Daha sonra da dağıldık.

 

Müziği Yanlış Amaçla Kullanıyorlar

-Yadırganıyor muydunuz?

-Tabi yadırgayanlar vardı yani. Yadırgamakta haklı oldukları noktalar da vardı. Çünkü müzik çoğu zaman duyguları tahrik anlamında kullanılmış. Müzik ruhu dinlendiriyor ama, daha çok nefsi dinlendirecek müzik yapılıyor. Elbette bu yüzden pek hoş bakmıyorlardı.

-Babanızın tepkisi oldu mu?

-Babamın tepkisi çok olumluydu. Müziği severdi. Hatta babam askerden bir bağlama getirmişti. Askerde bir arkadaşı saz çalmasını biliyormuş ama okuma yazma bilmiyormuş. Babam da, okuma yazma biliyor, saz çalmasını bilmiyordu. Anlaşmışlar. O, babama saz çalmasını öğretecek, babam da ona, okuma-yazmayı. Babam “Bir buçuk sene zarfında ne o bana ‘lolo anan sana hayran olsun’ u çalmayı öğretebildi, ne de ben ona ‘A’ harfini öğretebildim” diyordu. (Gülüyor)

 

Bir Şey Yapılacaksa Güzel Yapılmalı

-Nota bilmenizin müezzinlikte ve imamlıkta faydasını gördünüz mü?

-Elbette gördüm. Ben şimdi nerede Kur’an okusam, farklı okuduğunu söylerler.

-Bugünlerde müezzinlere makam öğretiyorlar. Bu çalışma ezanın daha güzel okunmasına katkı sağlar mı?

-Elbette faydası olur. Bir şey yapılacaksa güzel yapılmalı. Seslerin güzelleşmesi için, güzel ezan okumaları için tabi ki lazım.

-Müzik dinimizde haram mı?

-Bir şeyi iki şekilde değerlendirebiliriz. Hem helal olur, hem haram. Diyelim bir bıçak, siz bununla ekmeğinizi kesersiniz, meyvenizi soyabilirsiniz, sebzenizi doğrarsınız ama bıçakla bir insanı vurmak, yaralamak ve hatta öldürmek de mümkün. Müziği de böyle değerlendirebiliriz. Hem kötüye kullanılabilir, hem de iyiye. Müziğin haram oluşuna dair herhangi bir delil yok. Ancak kötüye kullanıldığı zaman haram olur.

-Çocukluğunuzda yaramazlıklar yapar mıydınız?

-Ben evde yaramazdım. Genellikle kardeşlerimiz arasında günümüz kavgalı geçerdi. Fakat dışarıya karşı yaramaz değildik.

-Bunda babanızın etkisi var mıydı?

-Vardı. Babam biraz disiplinliydi. Dolayısıyla bana göre faydası olmuştur. Çocukluğumuz bağlarda, bahçelerde geçiyordu.

 

Kesinlikle Torpile Başvurmadım

-Eğitime devam etmediniz mi?

-Ankara’da ilkokul imtihanına katıldım, ilkokul diplomasını aldım. Daha sonra Adıyaman’da 1970’de ortaokulu dışarıdan bitirme imtihanlarına katıldım. Tam yedi senede liseyi bitirdim. Tam bir talebe gibi. Kesinlikle iltimasa, torpile başvurmadım. İmtihanları hakkımla aldım.

-Sonra müezzinlik?

-Müezzinliğe 1970 yılında başladım. Sonra da imam oldum.

 

Benim ki ayakta tedavi..

-Siz güvenilir bir din adamısınız, hatta alim olduğunuz bile söyleniyor.

-Yok ben alim değilim.

-Dini tahsil gördünüz mü?

-Bana da bazen soruyorlar; “Hangi medresede okudun” diye. Ben de diyorum ki, benim ki “ayakta tedavi..” (gülüyor)

-Evliliğiniz?

-1960 yılında evlendim.

-Eşiniz akraba mıydı?

-Uzaktan akrabamdı.

-Kaç çocuğunuz var ve isimlerini alabilir miyiz?

-Biri kız, biri erkek iki çocuğum var. Nakiye ve Yunus Sadi isminde.

 

Hiç Bir Siyasi Ekola Mensup Olmadım

-Birkaç ihtilal gördünüz, siyasi çekişmelerin olduğu dönemde görev yaptınız. Sağ sol kavramında kendinizi hangisine yakın görüyordunuz.

-Ben sağ sol ayrımını dini anlama çekmiyorum, ekonomik anlamda anlıyorum. Komünizm ve Kapitalizm var. Zaman zaman sanki Müslümanları da bir saftaymış gibi telaki etmiş ve ediyorlar. Ben kendimi bunların dışında tutuyorum. Ben hiçbir siyasi ekole mensup olmadım.

-Babanız rahmetli Ağa Dayı siyasetle uğraşıyordu…

-Uğraştı ama, ben her zaman karşıydım. Hatta, Yeni Türkiye Partisi kurucularındandır. Elbette bir Müslüman’ın dünya görüşü vardır, siyasi görüşü vardır. Fakat ben bunu mümkün olduğu kadar alt düzeyde tutuyorum. Halen hiçbir partiye mensubiyetim yoktur. Rey zamanı aklım ve vicdanım neye karar verirse ona oyumu kullanırım. Tabi ki görüşümle bağdaşmayan bir partiye de oyumu vermem.

 

Suçlamak İçin Mutlaka Bir Kulp Takarlardı

-Siyasetle uğraşmıyordunuz ama 12 Eylül darbesinden sonra yargılandınız.

-O zaman kulp takmadan insanları suçlamak, yargılamak mümkün olmuyordu. 163’den yargılandım. Gerici dediler. Bir de o zaman İran inkılabı olmuştu, onu da üzerimize yıktılar. Mahkemede de bunu savcı bana sordu; “Sen Camide İran’daki gibi İslami temellere dayanan bir devleti kurmak için faaliyette bulunuyormuşsun” dedi. Ben “cami böyle bir faaliyeti yapmaya müsait değil, bu mümkün değil. Eğer ben yaparsam dışarıda yaparım. Tabii o zaman İslami görüşe sahipsen, hemen bir kulp takarlardı. Böyle oldu. Malatya’da da, hakime aynen söyledim. Hakim de bana “sen bundan sonra mahkemeye gelme” dedi. Üstelik küçük bir mahallenin camisinin müştemilatı nedir ki, bir odadır. Odanın içerisinde kalkıp da bu faaliyeti yürütemezsin. Akıl mantık da bunu kabul etmez. Müslümanlar ne yapsalar bir türlü bu ithamlardan kurtulamıyorlar. Allah’a şükürler olsun, şimdi o ortam kalmadı. Varsa da az.

-Ne zaman imam oldunuz?

-Müezzinlikten dört yıl sonra.

-Nerelerde görev yaptınız?

-Evvela tayinim Hocaömer camisine çıktı. Sonra İmamağa’ya gittim, orada 4 yıl kaldım. Dursun Çavuş Camisi tamamlanınca da, oraya tayin edildim. Yaklaşık 20 sene Dursun Çavuş Camiinde görev yaptım. 1993 yılında kendi isteğimle emekli oldum.

 

İmam Oldum İş Bitti Demedim

-Emeklilik sonrası ne yaptınız?

-Tabii “imam oldum iş bitti” demedim. Benim kanaatime göre bir imam İlahiyat Fakültesini bitirmiş olmalı. Ondan sonra, mademki mesleki ihtisas gerekiyor, bir de, İslam ülkelerinin birinde 4 sene tahsil görmeli, gelmeli ve öyle imam olmalı. Peygamberimiz (SAV) “İlmi beşikten mezara kadar öğreniniz” diyor. Ben de bunu kendime rehber edindim. Her gün kitap elimde, mümkün olduğu kadar noksanlarımı gidermeye çalışıyorum. Ben bir şeyler öğrendim, öğrenebildim diyemiyorum. Yani okuyorum, anlamaya ve yapmaya çalışıyorum ama bir bakıyorum bir arpa boyu yol gidememişim. Ama ben mezara kadar böyle gideceğim.

-Devlet okullarında öğretilen din derleri sizce yeterli mi. Bir de gerekli-gereksiz tartışmaları yapılıyor, bu konuya siz nasıl bakıyorsunuz?

-Vallahi gereksiz değil. Mutlaka gereklidir, olmalıdır. Elbetteki yeterli demek mümkün değil. Daha kapsamlı olmalı. Fakat bizde zevahiri (dış görünüşü) kurtarmak gibi bir durum var.

-Eskiden dini eğitim daha mı iyiydi?

-Hayır. Küçükken kadın hocasına giderdik. Doğru dürüst bir erkek hoca yoktu. Yani burada kadınları küçümsemiyorum. Dini eğitimi versin de kadın versin, o ayrı bir konu. Erkek-kadın ayrımı yapmak için söylemiyorum. Yani yoktu. Giderdik, Kur’an okumayı öğrenirdik ama doğru dürüst tecvidiyle okuyan yok gibiydi.

-Şu anda var mı?

-Tabi var.

-Siz öğrenci yetiştirdiniz mi?

-Cami de görevli olduğum dönemde oldu. Bir yaz döneminde 250-300 talebe olabiliyordu.

 

Yol Haritam Bir Makasla Başladı

-Her genç hayatının belli bir döneminde kendisine bir yol çizer ve o yoldan yürümeye çalışır. Siz kendinize böyle bir yol mu çizdiniz yoksa müezzinlik ve imamlık babanızın tercihi miydi?

-Bu sorunuza Ankara’da başıma gelen bir olayı anlatarak cevap vereyim. Bu benim aynı zamanda yol haritamdır. Ben Ankara’daydım, orada üniversitede okuyan talebeler vardı. Kimisi sağcı, kimisi solcuydu. Fakat o zaman komünist olmak meşhurdu. Hatta sanki bir modaydı. Onlar yanıma gelir, giderler ve siyasi görüşlerini empoze etmeye çalışırlardı. Bununla beraber konuştuğumuz zaman da Allah’ı ve dini inkar ederlerdi. Ben de küçük yaşlarda, gerek çevremden, gerek ailemden almış olduğum bilgilerle onlara “evet” demiyordum. Ama kalbime bir şüphe geliyor ve açıkçası bir etkilenme oluyordu. Sel felaketi olduktan sonra annem, babam dönmüş, ben yalnız kalmıştım. Bir gün yalnızken, (çekmeceden bir eski makas çıkarıyor, fotoğrafta gözüken) bu makası o zamandan beri saklıyorum. Makası masanın üzerine koydum, perdeyi çektim, düşünüyorum. Kendi kendime dedim ki; “Ben bu makası masanın üzerine koydum. Sabahleyin gelsem ki, bu makas masanın üzerinden yere inmiş. İlk aklıma gelecek şey nedir? Eve birisi girmiş. Makas kendiliğinden yere inemez. Meğer ki, yüz yıl kalsın, masa çürüsün de yere düşsün. Veya bir kedi girer düşürür, deprem olur düşer, onlar ayrı mesele. Yani bir etkenle yere inmiş olur. Kapı kilitliyse de, pencere kapalıysa da birisinin yere indirdiğini düşünürüm. Öyleyse bu makas kendiliğinden yere inemiyorsa, nasıl oluyor da ben kendiliğimden var olabiliyorum. Bu kainat, bu yıldızlar, bu güneş ve bütün bunlar birbirine çarpmadan devam ediyor.” Kendi kendime şöyle dedim; “Ya inanacaksın, ya inananlar gibi yaşayacaksın, ya da inanmayacaksın ve vur patlasın, çal oynasın yapacaksın. Kararımı o gece verdim. Benim yol haritam o gece ve o makas yardımıyla gerçekleşti.

 

Astronomiye Merak Sardım

-Ne yaptınız?

-Ben sadece öğrenmek istedim. Bilmediklerimi araştırıyordum. Hatta bir ara astronomiye merak sardım. Astronomiyle ilgili bilgiler nerede varsa oraya müracaat ederdim.

-Geçmişe baktığınızda olmak istediğiniz bir yer var mıydı, yoksa olması gerektiği yerde misiniz?

-Allah bana ne vermişse lütfetmiş. Hiç şikayetçi olduğum bir durum söz konusu olmadı. İstediğimi elde ettim. Hiç bedbin (karamsar) olmadım. İnanın buna. Ben şöyle derdim; “Yarabbim başımı içeriye sokacak bir evim olsun, bir de biraz geniş bir bahçesi olsa iyi olur” diyordum.

-Bir de araba verdi.

-Evet bir de araba verdi. İstediğim fazla bir şey yoktu. Sadece yaşayabilmem için gerekli olan şeyler. O da hamdolsun verdi. Borcum yok, harcım yok. Kesinlikle borca bir şey almam. Taksitle almam. Maaşımla geçinirim, kanaat ederim.

-Maaşınız yetiyor mu?

-Yetiyor da, artıyor bile.

-Ne kadar maaş alıyorsunuz?

-Bu son maaş da biraz daha fazla almıştım. Üç ayda bin yedi yüz elli lira.

-Evde yenge hanım ve siz varsınız artık.

-Evet birlikteyiz, başka kimse yok.

-Sabahları namaza kalktıktan sonra ne yaparsınız?

-Sabah 5 civarında kalkarım. Namazdan sonra bir saat kadar oyalanırım. Sonra yatıyorum. 7,5-8 arası yeniden kalkarım. Bahçede yapılacak işleri yaparım. Ondan sonra okumaya başlarım. Şimdilerde Arapça çalışıyorum. Çünkü noksanım çok.

 

Şiir Yazdım

-Herhangi bir deneme ya da şiir yazdınız mı?

-Şiir birkaç tane yazdım. Şemsettin Bilgin geçenlerde geldi aldı. Bir kitap çıkaracakmış ona verdim.

-Müzikle ilginiz vardı, hiç şarkı sözü yazdınız mı?

-Geçenlerde denedim. Böyle bir şey yapabilir miyim diye karaladım. (Çekmecede bir kitabın arasından şiiri çıkarıyor) Bilmiyorum o da nasıl oldu?

-Okumanızı istesek?

-Tabi okuyayım (şiiri yan sütunda okuyabilirsiniz)

-Emekli olduktan sonra hiç hutbe okudunuz mu?

-Ben emekli olduktan sonra kesinlikle hutbe okumadım.

-Kürsüyü özlüyor musunuz?

-Özlemiyorum. Sebebine gelince ben zaten taziye yerlerine gidince hep hutbe okutuyorlar. (Gülüyor.) Yani hiç taziye yerlerini kaçırmam, giderim. Dilimin döndüğü kadar da bir şeyler anlatmaya çalışırım.

-Görevdeyken genellikle yazılı hutbe mi okuyordunuz, doğaçlama mı?

-Yazılı okurdum.

-Yazılı derken Diyanetin hazır hutbeleri mi, yoksa sizin hazırladığınız mı?

-O zamanlar Diyanetin hazır hutbesi gelmezdi. Bazen özel günlerde diyanetin hutbeleri gelirdi. Bazen kendim yazar, okurdum. Bazen de hutbe kitaplarından okurdum.

 

İman kalbe girerse arkasından amel gelir..

-Bugüne kadar cemaate en çok işlemek istediğiniz, yerleştirmek istediğiniz konu neydi?

-İman ve ahlak, tabii ibadet de bunun içerisinde. Ben daha çok, iman konusunu işlemeye çalıştım. İman bir kalbe girerse arkasından amel gelir. Amel dediğimiz zamanda hem ibadet, hem de ahlak içerisine girer.

-Sizce iyi bir Müslüman nasıl olmalı?

-İyi bir Müslüman Kur’an’ı iyi anlamalı ve Kur’an’ın emrettiği neyse onu yerine getirmeli nehy ettiklerinden de (yasakladıklarından) kaçınmalı.

-Edebiyat alanında kimlerden etkilendiniz?

-Mesela Mehmet Akif Ersoy beni çok etkilemiştir. Safahat’ı var. Bazen tekrar tekrar okurum. Din alimi olarak da Said Nursi’yi çok severim ve etkilendim. 1960’larda hep Risale-i Nurlar vardı, onlardan istifade ederdik. Hakikaten iman konusunu çok iyi işleyen bir zat-ı muhteremdir. Benim ona büyük saygım var.

-Nurculuk hareketinin içerisinde yer aldınız mı?

-İlk zamanlar onlarla beraber kitap okuyorduk. Tabii ki hep aynı noktada bulunmanız mümkün olmayabiliyor. Fakat ben hiçbir zaman, hiçbir grubun aleyhinde bulunmadım, olmadım ve olmamda. Olmanın doğru olduğuna da inanmıyorum, bu yanlıştır. Birbirlerine muhalif olmamalılar. Ayrı çatılar altında olabilirler. Elbetteki hepsinde noksanlık vardır. Fakat hedef İslam olmalı, İslam ahlak, İslam inancı olmalıdır. Çoğu da zaten öyledir.

 

Herkes Bir Tarağın Dişleri Gibi Aynı Olmaz

-“Menzil’e” nasıl bakıyorsunuz?

-Bir millet kademe kademe, çeşit çeşit yapıya sahip olan gruplardan meydana geliyor. Dolayısıyla Menzil de bu gruplardan birisinin ihtiyacına cevap veriyor. Herkesi bir tarağın dişleri gibi aynı olmasını kabul etmemiz, istememiz mümkün değil. Herkesin bir yapısı vardır. Bu yapısına göre yer bulur. Oradan istifade eder. Bence onlar bu boşluğu dolduruyorlar. Tabii bunun yanında başka gruplarda var, onlar da ayrı boşlukları dolduruyorlar. Eğer aşırı gidilmiyorsa, mesela diyelim ki, şeyhin her şeyi bildiği iddia edilmiyorsa, yani İslami çerçeve içerisinde kalınıyorsa, mesele yoktur. Yok eğer aşırı gidiliyorsa ki, bu her grupta var, ama olmamalı.

 

Başörtüsü Gerginliğe Sebep Olmamalı

-Türban konusunda görüşünüz nedir?

-Örtünmek her Müslüman’ın hakkıdır. Kur’an-ı Kerim’de emir vardır, İslam bunu emretmiştir. Türban dinimizin emridir. Fakat bunu kaşımamak lazım. Gerginliğe sebep yapılmamalı.

 

Gençliğimiz İyi Yolda

-Televizyon izleyebiliyor musunuz?

-Evet izliyorum.

-Hem televizyondaki, hem de Adıyaman’daki görüntüye baktığınızda gençliğimizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Ben çok iyiye doğru gittiğimiz kanısındayım.

-Bu fikre nereden varıyorsunuz?

-Eskiyle yeniyi kıyaslıyorum ve güzel gelişmelerin olduğunu görüyorum. Hem bozulma var, hem de iyileşme. Eskiden, camilerde üç beş yaşlı insan görebilirdiniz. Ancak bugün bakıyorum gençler çoğunlukta. İslam’ı anlama gayreti var. Eskiden, mesela, memleketimizin bazı kesimlerine büyüklerimiz olmadan gidemezdik. Öyle inanıyorum ki, bugün bir kadın, gece saat 11-12’de  Köy Hizmetlerinin oradan başlasa Adıyaman’ın çıkışına kadar gider ve kimse önüne çıkıp da “sen ne arıyorsun burada” demez. Bence bunlar güzel şeyler ama eskiden böyle değildi. Eskinin hem iyi şeyleri, hem kötü şeyleri vardı. Şimdi de var. Fakat bence iyiye doğru bir gelişme var. Gençlerde araştırma, doğruyu bulma gayreti var.

 

Bugünü Yarına Satmasınlar

-Gençlere neler tavsiye edersiniz?

-Gençler bugünü yarına satmasınlar. Bugünün dersini yarına bırakırsa, yarın iki ders olur, üç gün oldu mu, üç ders olur. Bir günün dersini yapamayan, üç günü hiç yapmaz. Dolayısıyla, “yarın yaparım, yarın yaparım” diye diye aksatmaya başlar. Adamın yaşı genç, “hele şu işlerimi düzene koyayım da ondan sonra ibadetimi yaparım” der. Ölüm döşeğinde olan bir adama gidip sorsanız da mutlaka daha işini bitirmemiş, hatta daha birçok işini yoluna da koyamamıştır. Bugün doğan çocuk, 100 yıl sonra yok olacak. Dünyadaki insanların hepsi toprak olacak, ama yine caddeler kalabalık olacak. Biz gideceğiz. Öyleyse bizim asli vatanımız orasıdır, burası değil. Burası -tabiri caizse- okuldur. Biz burada tahsilimizi yapacağız, öbür tarafta karnemizi alacağız. O güne yüzümüz kara, eli boş dönmeyelim. Yani “bugün yarın, bugün yarın..” deyip de kendimiz kandırmayalım. Zaman varken tövbe edelim.

 

Hepimizin Eksikliği Var

-Nasıl bir tövbe?

-Yaptığın kötü şeylere son vererek, bir daha yapmayacağım diye karar vermek ve bunun üzerinde ısrarla durmaktır. Eğer bu tövbeyi yapmadan son nefese kadar gelirse, emin olun ki tövbesi kabul değildir. Şimdiye kadar hep birbirimizi aldatmışız. İnanın boş yere umutlandırmışız. Gerçekleri görmezlikten gelmişiz. Bu insanlar da böyle lakayt kalmışlar. Halbuki onlara gerçekleri ifade etmek lazım ki, kendilerine çeki düzen versinler. Benim gençlere tavsiyem budur. Aman ha aman, sakın aldanmasınlar, gidecekleri başka bir yer de yok. Eninde sonunda mezardır. Öyleyse ona göre hazırlıklı olalım. Bunu söylerken benim tam olduğumu söylemiyorum, hepimizin eksiklikleri var.

 

Eskiden Ağrımayan Göz Yoktu

-Adıyaman’ı şehir olarak eskisi ve yenisiyle kıyaslayabilirmisiniz.

-Tabii ki çok fark görüyorum. Zira eskiden Adıyaman kale ve çevresiydi. Birkaç mahalleden ibaretti. Şimdi bayağı büyüdü ve güzelleşti. Eskiden sokaklarda çamurdan geçilmezdi.

-Sağlık açısından?

-Sağlık açısından da çok kötü durumdaydık. Biliyorsunuz Adıyaman bir zamanlar görme özürlüleriyle meşhurdu. Trahom hastalığı vardı. Şimdi çok şükür kalmadı. Eskiden ağrımayan göz yoktu. Her evde mutlaka ve herkesin gözü ağrır ve şişerdi. Bit olmayan ev yoktu. Siz ne kadar temiz olursanız olun, temiz olmayanlardan mutlaka size de sinerdi. Ama şimdi çok değişik.

-Eğitim nasıldı?

-O zaman bir tek Yeniyol, yani Cumhuriyet okulu vardı. Ondan başka da okul yoktu. Bu okuldan mezun olanlar bir yere gidemiyordu. Durumu çok iyi olanlar Malatya’ya okumaya giderlerdi.

 

Büyük İnsanlar Beddua Etmez

-Adıyaman beddualı mı?

-Öyle söyleyenler var. Şeyh Muhiddin Arabi Hazretleri beddua etmiş deniyor. Fakat o gerçekten büyük bir zat ise beddua etmez. Büyük insanlar beddua etmez. Bence bu bir yakıştırmadır.

 

Tatlıları Severim

-Yemek ayrımı yapar mısınız, en sevdiğiniz yemek hangisidir?

-Yemek ayrımı yapmam ama tatlıları severim. Çoğunlukla çorba yaparım. Lahmacun olsa yerim tabi. Kebap severim. Sevmediğim yemek yok. Siz soruyorsunuz, bana tuhaf geliyor. Yiyecek olsun hangisi olursa olsun ayrım yapmıyorum.

-Günde kaç saat kitap okursunuz?

-Saat vermem mümkün değil ama hemen hemen sürekli kitap okurum. Usandığımda bahçeye çıkar çalışırım, tekrar gelirim. Hanım hasta olduğundan sürekli evde bulunmam gerekiyor. Bir de bana başka arkadaş yok zaten kitaplarla uğraşıyorum.

 

Yemekleri Ben Yapıyorum, Bulaşıkları Ben Yıkıyorum

-Yemek yapmayı biliyor musunuz?

-Biliyorum. Hanım hasta olduğundan beridir yemekleri ben yapıyorum, bulaşıkları ben yıkıyorum.

-Kaç yıldır hanımınız hasta?

-Beş yıl oldu.

-Hiç spor yaptınız mı?

-Gaziantep’te boks yaptım.

-Yarışmalara katıldınız mı?

-Hayır. Ben yarışmalara girmem. Hatta yağlı boya tablosu yaptığımda da yarışmaya girmemi istediler. “Ben yarışmaya gelemem” dedim.

 

Bir Kadın Damadı Hapisten Çıksın Diye Kur’an Okumamı İstedi

-İmamlık mesleğinde olanlara zaman zaman çok sıra dışı, hatta komik sorular gelir. Size de öyle sorular geldi mi?

-Aklıma şu anda gelen bir olayı anlatayım. Yaşlı bir kadın geldi; “Hocam bana kırk Yasin oku” dedi. “neden okutmak istiyorsun?” dedim. “Benim damadım hapishanede, 40 Yasin okursan çıkar” dedi. Ben de dedim ki, “anacığım ben kitapta, Kur’an’da, İlmihalde kırk Yasin okunursa bir mahkum cezaevinden çıkar diye bir şey görmedim. Ben okuyamam” dedim ama bu defa “para vereceğim” dedi. O zaman “ben parayla hiçbir şey okumam, olsa zaten bedava okurum” dedim. “Fakat böyle bir şey yok”. Çok ısrar etti. Ben de; “Senin damadının neden hapiste yattığını sormadım. Ya hırsızlıktan yatıyorsa, ya cinayetten yatıyorsa, ya da başka yüz kızartıcı suçtan yatıyorsa. Yarın huzuru ilahide Allah bana sormayacak mı, demeyecek mi “ey hoca sen benim Kur’an’ımı kalkıp bu adama okudun” O zaman ben ne yaparım?

 

Dayak Olayını Kesinlikle Kabul Etmiyorum

-Babanız Ağa Dayı şen bir adamdı. Onunla ilgili bir anınızı alsak?

-Bir gün bizim Yunus (oğlu) kendisine dedi ki “dede kaç yaşındasın?” O da “yetmiş dört yaşındayım” dedi. Aradan dört yıl geçti. Bir daha sordu. Cevabı yine 74 yaşında oldu. Oğlum, “dede 4 yıl önce de sordum 74 dedin, şimdi yine 74 yaşında olduğunu söylüyorsun” deyince babam; “Oğlum, erkek olan sözünden dönmez” dedi.

-Babanız otoriter miydi, dayak atar mıydı?

-Evet. En çok da ben dayak yedim.

-Ya siz, çocuklarınızı hiç dövdünüz mü?

-Ben çocuklarımdan Yunus’a bir defa bir tek tokat attığımı biliyorum, ona da pişmanım. Dayak olayını kesinlikle kabul etmiyorum. Tabi ceza her yerde vardır, ama en son çare olmalı. Eğer hiç başa çıkamıyorsanız, ondan başka çare yoksa, eğer o da bir çare oluyorsa veya olabilecekse başvurulur.

-Beş yıldır hasta olan eşinize bakıyorsunuz. Bu nedenle iyi bir eş olup, olmadığınızı sormuyorum, çünkü iyi bir eş olduğunuz belli oluyor. Ancak eşiniz hasta olmadan önce de ona yardımcı olur muydunuz?

-İnşallah yapmışımdır. Çalıştığımdan dolayı yardım edecek zaman bulamıyordum, ama ihtiyaç olduğu zaman da elbette yardımcı olurdum.

-İyi bir babalık yaptığınıza inanıyor musunuz?

-Tam yaptığıma inanmıyorum. Ama mümkün olduğu kadar babalık yapmaya gayret ettiğime de inanıyorum.

-Gazete okuyabiliyor musunuz?

-İnanın okuyamıyorum.

-O zaman bizim ne yazdığımızı da bilmiyorsunuz?

-(Gülüyor.) Şimdi artık bileceğim. (Yanımızda götürdüğümüz Adıyaman’da Bugün gazetesini göstererek) O gazeteyi alabilir miyim. Okuyayım bakalım ne yazmışsınız.

-Sizi yorduk, zaman ayırdınız teşekkür ediyoruz.

-Ben de teşekkür ediyorum. Yardımcı oldum mu bilemiyorum.

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: